Sorting by

×

İNSAN VE DANS

DANSIN İNSAN HAYATINDAKİ YERİ..

Sevcan Atak

İnsanlık tarihi ile yaşıt olan dans, tarih boyunca oluşan tüm güzel sanatların anası niteliğinde olmakla birlikte zihin ile beden arasındaki ruhsal oluşumun özünü temsil etmektedir. Bu nedenle insanlığın var oluşundan bu yana tüm birey ve toplulukların özsel motivasyonunun en temel davranışı haline gelmiştir. İlk insanın doğaya ve evrene biçtiği animist duygu ve düşünce sistematiğinin de özünü de temsil eden dans, her birey ve topluluklarda farklı estetiksel davranış biçimi olarak yaşam bulmuş, bulmaktadır. Günümüz modern uygarlığa uyarlanmış hali her ne kadar anlık eğlence ve motivasyonun yüzeysel aktivitesi haline gelmişse de aslında ilk çağlardan bu yana bireyin ruhsal yolculuğuna eşlik eden davranış halidir. Öyle ki kimi birey ve gruplar günümüzde de dansı meditasyon ve regresyonun aracı olarak görüp bu ruhsal yolculukta belirli dans hareketleriyle içsel benlikleriyle temas kurmaktadırlar.Doğal toplum geleneklerini günümüz modernitesine uyarlamış toplum ve kabilelerde regresyonun temel aktivitesi olarak görsekte, aslında tüm insanlarda dans, andan çok daha geçmişe gitmek ve kendi benliğine dokunmanın oluşum halidir. Bu nedenle dansı ve bireyi birbirinden ayrı ele almak mümkün değildir. Hatta olağanüstü estetik hareketleriyle ilk insanın kimi hareketleri öğrendiği çeşitli hayvan türlerini de (flamenko, turna, martı vs) dansın ahenksel özünden kopuk ele alamayız.

Uygarlık öncesi topluluklar, yani toplumsallığın ilk formu olan klan toplulukları, bu formu sadece şekilsel ya da nicel boyutuyla sınırlı kalmamış, onunla yetinmemiştir. Daha doğrusu sadece basit fiziksel varlıklarını korumak, büyütmek için bu formun nicel boyutu yetmeyeceğini geçmişinin tecrübesinden bilmektedir. Dolayısıyla bu forma özsel nitelik katması lazımdı. Yani buna manevi, ruhsal ve anlamsal öğeleri de eklemesi lazımdı ki kendi varlığını anlamlandırabilsin.

Çağımız toplumsallığının prototipi olan doğal toplum formları klan ve kabileler, daha insanlık yürüyüşünde emekleme aşamasında olduğu için kendisini, çevresini, doğa ve bilcümle varlığı yeni yeni tanımaya, anlamlandırmayadolayısıyla yaşamında ona göre yer vermeye başlamaktadır. Bu toplumsallığın kolektif bilinci, doğada fiziksel ve kaba kuvvet olarak ondan çok daha güçlü, iri cüsseli türlerin var olduğunun farkında olmakla birlikte, doğada fizik ötesi bir alemin olduğundan haberdardırlar. Zira hem içinde yaşadıkları doğada hem göklerde anlamlandıramadıkları, vakıf olamadıkları gelişmeler olmaktaydı. Ve bu da onlarda ‘bizim dışımızda, yani fiziki varlıkların dışında, fizik ötesi varlıkların olduğu inancını yaratmıştır. Bu derin animizm inanışına sahip toplumsal form, gücünü ve anlam gücünü aşan gelimeler yaşadığında çeşitli ritüellerle manevi-ruhsal transa geçerek bu ruhsal aleme yolculuk etmek, onu anlamak ve nedenini kavramak için aktiviteler geliştirmişlerdir. Bu şekilde eğer doğadaki onların dışındaki canlılık onlara bir mesaj vermeye çalışıyorsa onu anlamak, uygulamak; eğer yaptıklarıyla onları kızdırmışlarsa da yapacakları sunaklarla, ritüel ve merasimlerle de kendilerini bağışlatmaya çalışırlardı.

Kutsal kitap metinlerinde ve sözlü tarih geleneğinde her ne kadar “önce söz vardı/ Baslangiçta söz vardiSöz tanri’ylabirlikteydi ve söz tanri’ydi” denilse de insanlığın yaşam yürüyüşü ve hikayesinden “önce işaret” yani ritüel, şekillerle bir şeyleri anlatma, onlarla yaşama var olduğunu anlıyoruz. İnsanlık çok uzun binyıllar boyunca “işaret dili”yle birbiriyle anlaşmış, konuşmuş, yaşamını onun üzerinde kurgulamış ve düzenlemiştir. Gerek yaşam formu, gerek alışkanlıklar, gerek toplumsal ilişkiler buna göre düzenlenmiştir. Avcı ve toplayıcı topluluklar yaşam serüvenlerinin büyük kısmını simgesel dil olmadan, daha çok işaret, şekilsel dille iletişim ve diyalog gerçekleştirmiş, geçirmişlerdir. Günümüzde bile halen modern insan konuşurken bile kendini yeteri kadar izah etmediğini düşündüğünden kaynaklı el, yüz, mimik gibi beden hareketleriyle konuşmasını desteklemesi ve karşı tarafa kendisini kavratma istemi bu genetik kodlama alışkanlığı ve refleksinden ileri geldiğine dair güçlü inanış hakimdir.

Dolayısıyla doğal toplum ve daha sonraki aşamaları kendi fiziksel-maddi dünyasını tamamlamak için ona ruhsal-manevi faktörler olan ritüeller, hareketler, dinsel ayinler, totemler vs eklemiştir. Böylelikle fiziki dünya, çevre ve doğayla olan ilişkilerine tinsel bağlar da ekleyerek tamamlamak istemişlerdir. Zaten gerek doğal toplum formlarında, gerekse de modern toplumun bir çok formunda kendini doğanın bir eki, bir aşaması, onun bağrından çıkan bir yavrusu olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla doğal toplumdaki yaygın kanı şudur; mademki doğanın bir eki, bir parçası, onun bir aşamasıyız, o zaman onunla bağımızı koparmamak, ona yabancılaşmamak, ona karşı duygumuzu ve iletişimimizi koparmamak lazım ki o da bize hikmetlerini, nimetlerini, şefkatini, bilgisini bahşetsin!

Ondan kaynaklı ilk insanlık formları doğada, gökyüzünde gelişen olayları “tanrısaldoğaüstü” gelişmeler olarak görüponu yorumlamaya, anlamaya ve insanlığa verdiği mesajı anlamaya çalışmışlardır. Bunun için gerekirse adaklar adamış, gerekirse tören ve merasimler düzenlemiştir. Toplumdaki şamalar veya ehil insanlar bu mesajların kodlarını, barındırdıkları efsunları topluma çözümlemiş ve ne yapılması gerektiğini söylemişlerdir.

Misal doğal toplumun klan ve kabile dönemleri doğada ilkel biçimde yaşadıkları için, yalındılar. Belki günümüzde bu “vahşilik, gaddarlık, acımasızlık” vs olarak algılanabilir. Oysa o dönem toplumsallığı için bu yaşam biçimine ve eylemlerine büyük manalar ve kutsallıklar biçilmiştir. Örneğin gerek avcı-toplayıcı topluluklarda, gerek daha sonraki tarım ve çiftçi,yani köy topluluklarında doğaya karşı bir minnet, vefa ve şükran duygusu ve tutumu vardır. Dolayısıyla her yapılan avcılıkta, avlanan hayvana önce ona, sonra doğa ve doğaüstü güçlere şükranlarını sunarlardı. Avlanan hayvandan özür dilenir, onlara yaşam bağışladığı için minnetlerini sunarlardı. Bunu önce avlanan hayvanın yanı başında avcısı yapar, daha sonra ise klan-kabile toplu bir şekilde tören biçiminde yaparlar. Bu şükran ve minnetlerini de avlanan hayvana, doğaya ve tanrısal güçlere sunmak için ritüeller düzenlenir, gece boyu ateşler yakılır dans ve merasimlerle kutlanır, insanlar kendinden geçercesine oynardı. Bu şekilde aklı ve bedeninin yaptığı bu eylemi; ruhu, maneviyatı ve vicdanıyla irtibata geçerek, onu bir şekilde terapi edip huzura kavuşturmak istemişlerdir!

Hakeza sadece avlanan hayvan değil, aynı şekilde koparılan ot ve meyve türlerine, kesilen ağaçlara, içtikleri-kullandıkları suya vs şükran ve minnettarlıklarını, vefa ve bağlılıklarını bu şekilde gösterirlerdi. Bu o toplumun yaşam döngüsünde olmasa olmaz bir yere sahipti, toplumsal bir yasa, ihlal edilemez bir ilke idi. Yoksa Doğa Ananın lanetine mazhar olmak istemezlerdi! Zira eğer doğa ve doğaüstü güçler onlara kızar, onlara küserse, onların başına çok kötü şeylerin geleceğini, lanetleneceklerini, dolayısıyla varlıklarını sürdüremeyeceklerine inanırlardı. Bu da onlara dehşet bir korku ve endişe vermiştir dönemin insanı ve toplumuna. Dolayısıyla ruhunu, benliğini, bedenini huzur ve mutluğa kavuşturması için, daha doğrusu terapi etmesi için bu ritüellerle, dans ederek, şarkılar (çeşitli ritmik, melodik sesler çıkararak) söyleyerek yapmaktadırlar. 

Bu şekilde ilk topluluklar önceleri kendi başlarına, içgüdülerine kulak vererek, inançları çerçevesinde dans etmişlerdir. Bu insanlar tekrarlanan ritmik hareketlerin doğaüstü duygular çağrıştıran güçlü etkileri olduğununbilincindeydiler. Bu eylemleriyle toplumda dansın büyülü bir güce sahip olduğu düşüncesi gelişti. Zira dans ettiklerinde insanların en doğal, yalın hale büründüğü, vücudu, duygusu, ruhu ve aklı esnek bir hal aldığı, dolayısıyla transa geçmede, ruhunu dinlendirmede önemli bir rol oynadığını inancı gelişti. Her merasim düzenlediklerinde yapılan dansla bu gizemli gücü yeniden yarattıkları duygusuna yaşadılar. Dolayısıyla insanlar genellikle ateşin veya kurulan merasim toteminin çevresinde yuvarlak bir çember çizerek, sıralar oluşturarak, karşılıklı oynayarak veya çeşitli ritüeller geliştirerek toplu dans merasimleri, ritüel ve ritimleri geliştirmişler.

Birçok klan ve kabile topluluklarında bu dans ve ritüeller sadece avcılık ve toplayıcılık, daha sonra tarım ve çiftçilik ya da doğa olaylarına karşı değil; aynı zamanda toplumsal gelişmelerde de aynı şekilde dans etkinlikleri düzenlemişler. Örneğin bir annenin doğum yapmasından sonra, ya da bir gencin ergenliğe geçmesinden sonra veya klan üyelerinin evlilik-birleşme zamanında… Ha keza ölüm ve cenaze merasimlerinde danslar yapılıp oynamış. Kimi ilkel klan-kabileler hayvanları taklit ederek totem dansları yapmış, ya da hasadından iyi ürün alabilmek için büyü dansları yapılmış. Kabileler bu ritüel ve danslarda çeşitli takılar takarak, yüzlerine şekiller çizerek veya boyayarak dans etmişler…

Bu dans ve ritüellerin başka bir amacı da toplumdan, kişiden kötü ruhları çıkarılması, uzaklaştırılması, hastalıkların iyileştirilmesi sebebiyle yapılmıştır. Doğaüstü, ya da doğada onların dışında başka ruhların olduğu, bu ruhların bazıları iyi bazılarının kötü olduğu inancı olduğu için onları kızdırmamak ve onları usulünce uzaklaştırmak için danslar yapılıp oynanmış. Bu dansların ritmi ve harareti daha çok kalabalığın yarattığı enerji ve yoğunluğa göre şekillenmiştir. Örneğin ilkel toplulukların ilk dönemlerinde klanlar ölülerini kulübe veya mağaralarının bir köşesinde gömer, bu şekilde onun ruhu ve enerjisi onlarla kaldığını, onlara geçtiğini ve onları kötülüklerden koruduğu inancı vardır. Yer yer bu ölülerine törenler düzenler, aynı şekilde danslar ederek onların ruhunu mutlu ettiklerine inanırlardı…

Doğal toplumlar, klan ve kabileler zamanla tarihin doğal akışı içerisinde yerini uygarlık topluluklarına bıraktıkça bu animistik inanç ve edinimler, yani danslar, büyüler, ritüeller, totemler ‘gözden düşürüldü’; daha ‘modern’ dinsel ayin ve merasimler gelişti! İlkel, doğal-komünal topluluklarda yalın, anlık ve zaman ile mekânın ruhuna uygun biçimde icra edilen dans ve oyunları, modern topluluklar kurallara bağladı. Bu da doğal olarak hem anlamsal hem içerik ve amaçsal hem de işlevsel olarak farklı bir boyut kazandı. Ama hiçbir zaman hiçbir toplum formunda ruhsal terapi işlevselliğinden bir şey yitirmedi. Gerek dini topluluklarda tapınma, yakarma ve tanrıyla iletişime geçme yöntemi ve ritüeli olarak, gerekseküler topluluklarda mutluluk (evlilik, düğün, şenlik, bayram vs) ritüelleri olarak dans hep var olageldi…

Klan topluluklarından sonra ilk kent uygarlıkları Sümer, Mısır zigurat ve saraylarında, yine halka açık alanlarda yapılan tapınma, şölen ve merasimlerde de dans-ritüellerininönemli bir yeri olmuştur. Bu iki uygarlığın son haleflerinden Pers-Sasani uygarlık kültüründe dans-ritüel-oyunlar gerek saray kültüründe gerek ise geniş topluluklarda önemli bir yere ve işlevselliğe sahipti. Mezopotamya uygarlık havzasında yer alan köy ve kırsal topluluklar hala yıllık hasat döneminde tarla, bax ve bahçelerinde şarkılar, stranlar, destanlar ve kilamlar eşşliğinde halay-dans-oyun gibi ritüellerle doğaya, doğaüstü güçlere yani yaradana şükretmek için oynar kutlama yaparlar. Yine evlilik ve düğün merasimleri de çoğunlukla bu dönemlere denk getirilmesi bununla bağı kuvvetle muhtemeldir. 

Yine bu uygarlıkların devamı niteliği olan antik Grek uygarlığı da dans kültürünü devam ettirerek işlevsellik kazandırmıştır. Gerek dini-ayinsel merasimlerde gerek ise eğlence ve festivallerde dans-oyun-ritüeller çok önemli bir yere sahiptir. Örneğin günümüzde daha çok şarkı-türkü söyleyen grup için kullanılan “koro” tabiri de Grek dilinde “dans etmek” anlamında gelmektedir. Bu kültürel miras günümüz Avrupa’sına kadar gelmiş ve her topluluk kendi özgünlüğünü katarak yaşatmıştır…

Sadece toplumsal etkinliklerde icra edilmemiştir elbette dans; gerek antik uygarlıklarda gerek orta çağlara kadar ordular askerlerin eğitiminde de dansı temel bir öğe olarak kullanmışlardır. Öreğin orduların harekete geçme, saldırma veya geri çekilme vs gibi davranışları, eskiden dans ve ritüellerle beraber çalınan çalgılar ve ritmik seslerle talimat verilir. Yine meydan muharebelerinde, gladyatör savaşlarında savaşçıların hareketleri adeta bir dans ve oyunu andırır. Zira gladyatörlerin eğitimleri kökeninde dans vardır. Yani savaşçıların eğitimleri dans veya oyunlarla yapıldığı, savaşçıların vücut esnekliği bu şekilde sağlandığı, savunma ve saldırıda bulunduğu anlaşılmaktadır!

Günümüzde şekilsel ve nitelik olarak formasyon farklılaşmasına uğramışsa da hala dans-ritüel ve oyunlar bireyin, toplumun ve toplulukların olmasa olmaz manevi, ruhsal iç dünyalarını tamamlama, doyurma ve mutluluğa kavuşturmanın en önemli yöntemidir. Gerek evlilik ve düğünlerde, gerek kutlama ve yıl dönümlerinde, gerek bayram ve festivallerde, yine ayin ve anmalarda dans-ritüeller ilk çıkış işlevinden bir şey yitirmemiş, aksine büyütmüştür. Bu ihtiyaç günümüz toplumsallığında da, bilhassa sitemlerin toplumu nefessiz bıraktığı mevcut durumdan ötürü her geçen gün kendini bir ihtiyaç olarak daha fazla hissettirmektedir.

Sonuç olarak dans insanlığın yaşam hikayesinde hep önemli bir yere sahip olmuştur.  Bununla beraber insanlığın kendini var etme, nitelik kazandırmada önem bir ruhsal, manevi, pozitif enerji kazanmada geniş bir anlam ve yere sahiptir dans ritüelleri. İnsan toplumsallığını nasıl ki yaşam yürüyüşüne başladığında anlam ve his dünyasını geliştirerek kendini var etmiş ve devamlılığını sağlamışsa, günümüzde de bu nitelik ve işlevselliğinden bir şey kaybetmiş değildir. Her insanın, toplumun kendini en iyi sergilediği, kendini bulduğu; iç huzur, maneviyat ve insani değerleriyle buluştuğu alanlar kültürel aktivitelerdir. Dansta bu aktivitelerin başında gelmektedir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir