Site icon Psikolojik Bakış – OtizmTV

Bakım da Emektir; Engellilik, Dayanışma ve Türkiye’de Görünmeyen Kriz

Bakım da Emektir; Engellilik, Dayanışma ve Türkiye’de Görünmeyen Kriz

Son yıllarda Türkiye’de engellilik meselesinin daha fazla konuşulduğuna tanıklık etmekteyiz. Sosyal medyanın da geniş, ulaşılabilir ve toplum içinde gücünün artmasıyla da erişilebilirlik, haklar, engellilik sorunları ve tartışmaları büyüyor, engelli özneler kendilerini ifade edeceği, göstereceği ve ortaya koyacağı yeni alanlar keşfediyor, engelli hakları savunucuları daha görünür hale geliyor, nöroçeşitlilik hakkında daha fazla insan konuşuyor. Ama bütün bu görünürlüğe rağmen hâlâ temel bir mesele çoğu zaman arka planda kalıyor. Bakım.

Çünkü engellilik sadece bireyin yaşadığı bir durum değil. Aynı zamanda bakım ilişkileriyle, bakım-yardım-destek düzenleriyle, emekle, zenginlik-yoksullukla ve toplumsal yardım ve dayanışma biçimleriyle ilgili bir mesele.  Bakım sadece bireysel bir duygu değildir. Kişilerin ruhsal durumlarıyla ve niyetleriyle ilgili bir durum değildir. Politik bir meseledir.  Çünkü bir toplumun nasıl bir toplum olduğunu en iyi şuradan anlayabiliriz: En kırılgan, en dezavantajlı durumdaki insanlara nasıl davrandığından. Onlara uygun oluşturulan destekleyici ortamın nasıl oluşturulduğuna bakıp anlaşılır. Eğer bakım tamamen ailelerin omzuna bırakılıyorsa, eğer insanlar bakım verirken yoksullaşıyorsa, eğer engelli bireyler yalnızlaşıyorsa, engelli bireylerin bakım merkezlerinde ciddi kaynak-personel sorunları varsa , oralarda ihmal, istismar, şiddet ve yaşam hakları ihlalleri varsa orada sadece bireysel değil çok ciddi yapısal bir sorun vardır. Şunu baştan söyleyebiliriz. Tüm görünen veriler şunu açıkça göstermektedir.  Türkiye’de bugün bakım büyük bir krizin içindedir.

İçinde Yaşadığımız Sistemin Masallarından Biri : “Bağımsız Birey”

Kap-it-al-ist üretim ilişkileri bize sürekli aynı insan modelini görünür kılmaya çalışıyor:  ‘’ tek başına ayakta duran, sürekli çalışan, yorulmayan, üretken, kimseye ihtiyaç duymayan birey.’’ Sanki insan dediğin tamamen bağımsız olmalıymış gibi. Peki gerçek hayat böyle mi işliyor. İnsan toplumsal ilişkilerinin bütünüdür yani hepimiz hayatımızın farklı dönemlerinde başkalarına bağımlıyız: çocukken, yaşlanınca, hastalandığımızda, depresyonda ya da tükenmişlikte, engelli olduğumuzda, bakım verirken. Yani bağımlılık istisna değil; insan kültürünün önemli bir dinamiği ve insan olmanın-kalmanın bir parçası. Karşılıklı dayanışma varoluşumuzun bir parçası peki ne oluyor da bu dayanışma sistemi yerine bağımsız insan miti yer değiştiriyor? Burada diğer bir soru belirgin hale geliyor: 

Bakım Neden Görünmüyor?

Çünkü bakım emeği kapitalizm açısından “kâr üreten” bir alan değil. Bir çocuğa bakmak, yaşlı birine destek olmak, otistik bir bireyin ihtiyaçlarıyla ilgilenmek, ağır engelli bir yakının günlük yaşamını organize etmek. Bunların hepsi devasa bir emek. Ama çoğu zaman bu emek ücretsiz yapılıyor, kadınların üzerine bırakılıyor, “annelik görevi” ya da “fedakârlık” diye romantikleştiriliyor, ekonomik değer taşımıyormuş gibi görülüyor.

Türkiye’de özellikle engelli bireylerin bakım yükü büyük ölçüde ailelere bırakılmış durumda. Devletin sunduğu destekler çoğu zaman çok yetersiz kalıyor. Evde bakım maaşları yüksek enflasyon karşısında eriyor, erişilebilir kamusal hizmetler sınırlı, bağımsız yaşam destekleri ise oldukça zayıf. Tüm ekonomik-eğitimsel, sosyolojik ve psikolojik yapılması gerekenler ailenin ve yakınlarının niyetine, insafına ve ‘’ cömert-zengin ve şefkatli yardımseverlerin ‘’ hayrına bırakılmış durumda. Son dönemde artan yardım-destek ve bakamama sonucunda iyice hayırsever-bağış yapan ve bir araya gelerek yardım toplamaların altında tam da bu krizin görünür olması var. Bu yüzden birçok aile bakım verirken fiziksel, psikolojik ve ekonomik olarak tükeniyor. Bakım verenlerin krizi derinleşiyor.

Türkiye’de Son Dönem Bakım Gündemi

Türkiye’deki bakım sorunu, sadece bir “aile içi mesele” olmaktan çıkıp, toplumsal bir bakım krizine dönüşmüş durumda. “Benden sonra ne olacak” kaygısı, artık sadece bir endişe değil; ebeveynleri, çocuklarıyla birlikte ölüme sürükleyen yapısal bir şiddet biçimi haline geldi. Son yıllarda artan ebeveyn-çocuk intiharları, bu yükün artık taşınamaz bir “tükenmişlik” evresine geçtiğinin en acı kanıtıdır. Sistem yapısal ve derin bir krizdedir.

Ebeveynler için yaşlanmak, biyolojik bir süreçten ziyade politik bir korkuya dönüşüyor. Devletin sunduğu bakım hizmetlerinin (rehabilitasyon merkezleri, bakım evleri) yetersizliği, nitelik sorunu ve buralarda yaşanan darp/istismar haberleri, ailelerin çocuklarını devlete emanet etme güvenini zedeliyor. “Ben ölürsem kızıma/oğluna kim bakacak?” sorusuna yanıt bulamayan 70-80 yaşındaki ebeveynler, çocuklarını belirsiz ve istismara açık bir geleceğe bırakmaktansa, onlarla birlikte bu dünyadan ayrılmayı bir “çözüm” gibi görmeye başlıyor.

Özellikle son dönemde (2026 başı) MEBBİS sistemindeki teknik düzenlemelerle özel eğitim ve rehabilitasyon hizmetlerine getirilmek istenen 27 yaş sınırı, krizin fitilini ateşledi. Bir birey 27 yaşına geldiğinde eğitimi ve sosyal alanı elinden alınırsa, sadece o değil, ona bakan ebeveyn de eve hapsoluyor. Bu durum, engelli bireyin toplumsallaşma hakkının gaspı olduğu kadar, ebeveynin (genellikle annenin) de sosyal ve ekonomik hayattan tamamen koparılması anlamına geliyor.

2026 itibarıyla evde bakım aylığı yaklaşık 13.878 TL seviyelerine çıksa da, yüksek enflasyon ve medikal malzeme (bez, ilaç, özel gıda) fiyatlarındaki fahiş artışlar karşısında bu rakam “bakım” için değil, ancak temel gıda için yetiyor. Devletin sunduğu bu destek, aileyi yoksulluk sınırının altında bir hayata mahkum ederken, profesyonel bakım hizmeti almayı imkansız kılıyor.

Kesişimsel Bir Yük: Yaşlılık, Kadınlık ve Yoksulluk

Bakım emeği Türkiye’de hala cinsiyetçidir. Engelli çocuğuna bakan anne, kendi yaşlılık döneminde hem kendi kronik hastalıklarıyla boğuşuyor hem de artık kendisinden fiziksel olarak daha güçlü hale gelen yetişkin çocuğunun bakımını tek başına üstleniyor. Bu “çifte yaşlanma” süreci, aile içinde şiddeti veya tükenmişlik kaynaklı trajedileri tetikliyor.

Bu tablo bize gösteriyor ki; engelli bakımı “fedakarlık” veya “merhamet” söylemleriyle geçiştirilemez. İhtiyacımız olan şey, aileyi bu cendereden çıkaracak, engelli bireyi öznelleştirecek ve bakımı kamusallaştıracak antikapitalist ve hak temelli bir bakım politikasıdır.

Son Söz: Başka Bir Bakım, Başka Bir Dünya Mümkün

Bültenimizin bu sayısında, engelli haklarından bakım krizine, nöroçeşitlilikten sistemin hız dayatmasına kadar pek çok can yakıcı meseleye değindik. Ancak tüm bu tartışmaların vardığı tek bir merkez var: Bakımı, kâr hırsının ve aile içi zorunluluğun kıskacından kurtarmak.

Antikapitalist ve hak temelli bir bakım politikası, sadece bütçeden ayrılan payın artırılması demek değildir. Bu, yaşamın merkezine “piyasayı” değil, “insanı ve özeni” koyan radikal bir dönüşümün adıdır.

Peki, nedir bu politika?

Bakımın Kamusallaşması: Bakımın, sadece “fedakar annelerin” veya “düşük ücretli göçmen emeğinin” sırtına yüklenen gizli bir yük olmaktan çıkarılmasıdır. Her bireyin, ekonomik gücünden bağımsız olarak, onurlu ve nitelikli bakım alma hakkının devlet güvencesine alınmasıdır.

Bağımsız Yaşamın İnşası: Engelli bireyi “bakıma muhtaç bir nesne” olarak değil; kendi hayatı üzerinde söz sahibi, destek mekanizmalarıyla topluma tam katılım sağlayan bir “özne” olarak görmektir.

Hızın Değil, İhtiyacın Ritmi: Ekonomik sistemin dayattığı “verimlilik” kriterlerinin reddedilmesidir. Bir insanın değerinin, sisteme ne kadar kâr getirdiğiyle değil, sadece “var oluşuyla” ölçüldüğü bir düzenin savunulmasıdır.

Kesişimsel Adalet: Bakım krizinin en çok vurduğu yoksulların, kadınların ve yaşlıların sesini merkeze koyan; engelliliği sadece teknik bir erişim sorunu değil, bir sınıf ve adalet meselesi olarak gören yaklaşımdır.

Bu bültenle birlikte bir kez daha anlıyoruz ki; engelli hareketi sadece engellilerin değil, sistemin dişlileri arasında ezilen, yorulan ve “yetişemeyen” herkesin ortak mücadelesidir. Bakımı bir “yük” değil, toplumsal bir “bağ” olarak yeniden tanımladığımızda; birbirimize muhtaç olmanın bir zayıflık değil, bizi insan kılan en temel güç olduğunu göreceğiz.

Birbirimize sahip çıktığımız, kimsenin geride kalmadığı ve rekabetin-güvencesizliğin ve tükenmişliğin değil yaşamın kazandığı günlerde buluşmak üzere.

Dayanışmayla.

Kaynak : https://tip.org.tr/raporlar-belgeler/engelliler-haftasi-ozel-sayisi-engelli-haklari-komisyonu-bulteni

Exit mobile version