Türkiye’de engelli alanında faaliyet gösteren derneklerin ne kadar “sivil toplum kuruluşu” olduğu sorusu artık kaçınılmaz bir tartışma başlığıdır. Çünkü bu yapıların varoluş amacı teoride hak aramak, eşit yurttaşlık mücadelesi vermek olsa da pratikte çoğu zaman yardım odaklı bir anlayışı yeniden üreten mekanizmalara dönüştüğü görülüyor. Bu durum, engelliliği bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, toplumsal vicdan ve merhamet alanına sıkıştırıyor.
Bu tablo özellikle dini günlerde daha çıplak hale geliyor. Ramazan ayında kurulan iftar sofraları bunun en net örneklerinden biri. Belediyeler, siyasi partiler, dernekler, hemşehri yapıları… herkes engellileri “ağırlamak” için yarışa giriyor. Ortaya çıkan şey bir hak teslimi değil, iyi paketlenmiş bir gösteri. Engelli birey o sofraya eşit yurttaş olarak değil, davet edilen biri olarak oturuyor; program bitince de hakkıyla değil, teşekkür ederek kalkıyor. Geriye ise birkaç fotoğraf, birkaç paylaşım ve büyük bir boşluk kalıyor.
Benzer bir çelişki, engellilere yönelik şiddet, istismar ve bakım merkezlerinde yaşanan ölümler söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyor. Aynı olay engelli olmayan birine yapılsa günlerce konuşulacak, manşetlerden inmeyecek meseleler; mağdur engelli olduğunda ya küçültülüyor ya da hızla unutturuluyor. Demek ki bu ülkede acının bile bir sıralaması var. Bazı hayatlar daha “kıymetli”, bazıları daha kolay geçiştirilebilir.
Öte yandan birçok engelli derneğinin yaptığına bakıyoruz: hak mücadelesi yerine etkinlik yönetimi. Gezi var, atölye var, kermes var, takı var, müze var, “farkındalık” var. Ama mücadele yok. Talep yok. Baskı yok. Sanki bu etkinlikler yapıldıkça sorunlar çözülüyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Dernek mi bu, yoksa organizasyon şirketi mi, gerçekten sormak gerekiyor.
Benzer bir körlük diğer hak alanlarında da var. Kadın mücadelesinde engelli kadınlar çoğu zaman yok sayılıyor. Çocuk haklarında engelli çocuklar ya dipnot ya da hiç yok. Sürekli çalıştay, sempozyum, toplantı… konuşma var ama hayat yok. Eğer bu süreçler sokağa değmiyorsa, yereli ya da merkezi iktidarı rahatsız etmiyorsa, ortaya çıkan şey mücadele değil, steril bir faaliyet olur. Ve bu steril alan herkesin işine gelir.
Burada eleştiriyi sadece “sağ” ya da iktidar eksenine sıkıştırmak da yeterli değil. Kendini sol, sosyalist, hatta devrimci olarak tanımlayan yapıların da engelli alanındaki zayıflığı ve yüzeyselliği ciddi bir sorundur. Emek, sınıf, sömürü diyenlerin önemli bir kısmı söz konusu engelliler olduğunda ya susuyor ya da meseleyi sosyal yardım başlığına indiriyor. Engellilik hâlâ birçok sol yapı için tali bir başlık, “sonra bakılır” bir alan. Oysa bu alan sınıf meselesinin, emek meselesinin tam ortasında duruyor. Görmeyen, duymayan ya da görmek istemeyen bir sol anlayışın bu eksikliği, iktidarın boşluğunu doldurmuyor; aksine onu pekiştiriyor.
Bir diğer kritik başlık ise yerel yönetimlerin “katılım” adı altında kurduğu yapılar. “Şehri birlikte yönetelim” sloganıyla sunulan ve çoğu şehirde kurumsallaşan Kent Konseyi yapıları, ilk bakışta demokratik ve kapsayıcı bir model gibi sunuluyor. Ancak pratikte bu yapıların önemli bir kısmı, sivil toplumun bağımsız hareket etme potansiyelini törpüleyen, belediyeye eklemlenmiş mekanizmalara dönüşmüş durumda.
Kadın meclisi, engelli meclisi, hayvan hakları meclisi gibi başlıklar altında oluşturulan bu yapılar, kağıt üzerinde temsiliyeti artırıyor gibi görünse de, gerçekte etkisizleştirilmiş alanlar haline geliyor. Sokağa çıkabilecek, talep edebilecek, eylem yapabilecek dinamikler bu yapıların içine çekilerek yumuşatılıyor. Bağımsız olması gereken sivil alan, kontrollü bir “katılım alanı”na indirgeniyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, etkili gibi görünen ama etkisizleştirilmiş bir yapı oluyor.
Asıl mesele yalnızca yerel ölçekte değil, daha geniş bir siyasal tutarlılık sorunu olarak da karşımızda duruyor. Anayasal olarak tanınan bir hak alanının fiilen yasaklanması ve buna rağmen bazı sendikalar ve siyasi yapıların devletin gösterdiği alanlara çekilmesi, mücadelenin niteliğini doğrudan etkiliyor. Örneğin 1 Mayıs İşçi Bayramı söz konusu olduğunda, tartışma yalnızca “nerede kutlama yapılacağı” meselesi değildir. Eğer anayasal bir hak alanı fiilen engelleniyorsa, mesele izin verilen alanda görünür olmak değil, o alanı zorlamak haline gelir.
Bu bağlamda Taksim Meydanı yalnızca sembolik bir yer değil, aynı zamanda hak mücadelesinin sınandığı siyasal bir zemindir. Mücadele, devletin belirlediği alternatif alanlarda görünürlük üretmekle değil, engellenen alanı ısrarla talep etmekle anlam kazanır. Aksi halde ortaya çıkan şey, mücadeleden çok kontrollü bir temsil ve giderek karnavala dönüşen bir ritüeldir.
Engelli alanına bakıldığında da benzer bir durum görülür. Hakların tanımlandığı yerde değil, izin verilen çerçevede var olmaya razı olmak; etkinliklerle, temsiliyetle ve görünürlükle yetinmek… Bu yaklaşım, mücadelenin özünü zayıflatır. Çünkü hak, yalnızca verilen alanda değil, sınırların zorlandığı yerde anlam kazanır.
Bu nedenle engelli alanındaki yapılar için de temel soru aynıdır: Hak mücadelesi, izin verilen çerçevede mi yürütülecek, yoksa o çerçevenin dışına çıkmayı göze mi alacak? Bu ayrım netleşmediği sürece, karnaval ile mücadele arasındaki çizgi de giderek silikleşmeye devam edecektir.

