Site icon Psikolojik Bakış – OtizmTV

Tanılar Trajediye Dönüştürülüyor, Trajedilerin Sorumluluğu Alınmıyor Otizm Spektrumu

Tanılar Trajediye Dönüştürülüyor, Trajedilerin Sorumluluğu Alınmıyor Otizm Spektrumu

Tanılar Trajediye Dönüştürülüyor, Trajedilerin Sorumluluğu Alınmıyor Otizm Spektrumu

Tanyel Süzer

Bir bireyin “hasta”, “yetersiz” hatta “bozuk” olup olmadığına nasıl karar veriyoruz? Tıp biliminin teknik bir soru olarak ele aldığını varsaydığımız bu soru sadece bilimsel çalışmalarla mı cevaplanıyor yoksa özünde sistem, siyaset tarafından belirlenen cevaplara mı ulaşıyoruz? Psikiyatrik tanı sistemleri, DSM ve ICD başta olmak üzere, tarihsel olarak “norm”un ne olduğunu tanımlamış, normun dışında kalanı ise sorun ya da yetersizlik olarak nitelendirmiştir. Bu normların tamamen tarafsız olduğunu düşünmek ne yazık, en hafif tabirle, naiflik olacaktır. Tanıların dönemin egemen sınıflarının, kültürel değerlerinin ve üretim ilişkilerinin damgasını taşıdığını görmek gerekir. 

Kapitalist sistem, üretkenliği, uyumu ve tüketime katılımı norm olarak dayatır. Bu norma uymayan, farklı öğrenen, farklı hisseden, farklı iletişim kuran, farklı çalışan bireyler çoğunlukla sistemin kendisini sorgulamak yerine tıbbi müdahaleyle “düzeltilmesi” gereken bireyler olarak tanımlanır. İlaç endüstrisi bu çerçevede kritik bir rol üstlenir. Tanı yelpazesi genişledikçe pazar büyür, yetersizlik duygusu hiç geçmez ve birey ömür boyu bir müşteriye dönüşür. Sorun bireyde aranırken, hatta bireye yüklenirken, rekabetçi eğitim sistemi, güvencesiz çalışma hayatı, kırılgan sosyal ilişkiler gibi bireyi zorlayan koşullar ele alınmaz.

Psikiyatrik tanılara ilişkin bu eleştiri, tanıların gerçekliğini ya da bireylerin yaşadığı güçlükleri yok sayma niyetiyle yazılmamıştır. Tam tersine, güçlüklerin büyük bölümünün bireyin zihninden değil, bireyi dışlayan ve desteklemeyen sistemden kaynaklandığını ortaya koymak gerekir. Nitekim son yıllarda güçlenen nöroçeşitlilik hareketi, bipolar, şizofreni ve otizm spektrumu gibi tanıları yalnızca klinik kategoriler olarak değil, insan zihninin ve deneyiminin meşru çeşitlilikleri olarak ele almaktadır. Bu hareket, bireyin “normalleştirilmesi” yerine toplumun ve sistemin dönüştürülmesini talep etmektedir. Tedavi yerine haklara vurgu yapılmaktadır.

Bu eleştiriyi otizm spekturumu üzerinden biraz daha somutlaştırmak gerekirse; yıllar içerisinde spektrum özelliklerinin genişletilmesi ve tanıya ilişkin farkındalığın artmasıylabirlikte yaygınlık oranları çok kısa sürede artarak nöroçeşitlilik tartışmasının en görünür örneklerinden biri haline gelmiştir. Tanı çoğu zaman bir yıkım haberi gibi verilir. Oysa yıkımı yaratan tanının kendisinden ziyade, çeşitliliği dışlayan sağlamcı sistemdir.

Sağlamcılık. Fark edilmeden benimsenen bir bakış açısı

Sağlamcılık, engelli ya da nöro-çeşitli bireylerin bedenlerini ve/veya zihinlerini bir sorun, eksiklik ya da bir yük olarak gören bakış açısıdır. Bu bakış açısı çoğu zaman bilinçsizce benimsenmekte ve “iyi niyetli” söylemlerin içine sinsice sinmektedir. Toplumda en ufak farklılıklar ayrımcı yaklaşımlara maruz kalırken engellilik, inanca ve/veya geleneklere dayalı olarak kader olarak görülmekte ve çoğunlukla ilahi bir sınav kabul edilmektedir. İyi bakım gören, sosyal hayata katılma şansı bulmuş bir engelli birey çoğunlukla ailesinin, yakın akraba ve eş dostun vicdanlı olmasından dolayı şanslı kabul edilmektedir. Engelli bireyin bakımı, eğitime, istihdama ya da sosyal yaşama katılımı bir hak olarak değil, lütuf olarak görülmektedir. 

Sağlamcı yaklaşım günlük yaşamda ayrımcı kimliğini gizleyerek karşımıza çıkar. Örneğin nöro-tipik çocuğu olan bazı ebeveyn ya da öğretmenlerin “otistik çocuklar normal okuldan/sınıftan yeterince yaralanabilir mi?” diye sorması standart okulların/sınıfların nöro-tipik bir yapı için tasarlandığını ve otistik çocukların oraya uyum sağlamak için otizmden kurtulması gerektiğini varsaymaktadır. Aslında sorulması gereken soru “Okul, sınıf ve hatta öğretmenler, yöneticiler ve diğer çocukların ebeveynleri farklı öğrenme stillerine nasıl uyarlanabilir?” sorusu olmalıdır.

Başka örneklerde ise “Otistik olduğu anlaşılmıyor.” ifadesinde tanının/engelin görünmezliği bir iltifat gibi sunulurken; “Otistiklerin çok özel yetenekleri varmış.” ifadesi bireyin sadece var oluşuyla değil sahip olduğu bazı üstün özelliklerle değer görmesi anlamına gelmektedir.

Bir aile çocuğunun otizm spektrumunda olduğunu öğrendiğinde çoğunlukla kaygı, korku hissetmektedir. Kaygının sebebi elbette ki belirsizlik, toplumun kapsayıcı olmaması ve devletin engelli haklarını bir yükümlülük olarak değil, bir lütuf olarak konumlandıran politika tercihleridir. Toplumun otizme ilişkin algısı, otizmi şiddetli davranışlar, iletişimsizlik ve tam bağımlılık ile eşleştirmektedir. Spektrumun geniş bir yelpazeden oluştuğu, pek çok otistik bireyin bağımsız okuyabileceği, çalışabileceği, ilişki yaşayabileceği ve anlamlı bir sosyal yaşam sürebileceği ise neredeyse hiç bilinmemektedir.

Türkiye’de çocuğuna otizm tanısı alan bir ailenin önünde uzun bir yol açılmaktadır: Özel terapi merkezleri, özel okullar, kaynaştırma süreçlerinde bürokratik engeller ve çoğu zaman sosyal izolasyon. Bu durum, kamusal kaynakların engelli eğitimine ve sosyal hizmetlere aktarılmamasının, devletin bu alanı piyasaya terk etmesinin sonucudur. Erişilebilir, kamusal destek mekanizmalarının yokluğu, tanıyı olduğundan çok daha yıkıcı hissettirmektedir.

Elbette otizm spektrumu oldukça geniş bir davranış aralığını ifade etmektedir. Erken tanı alan otistik çocukların bir kısmı doğru uygulanmış bilim temelli stratejilerle birkaç yılda bağımsız hareket etmeye, kendi yaşıtlarıyla aynı ortamda eğitim almaya başlayabilir. Bir başka grup ise yoğun ve yapılandırılmış eğitimlere ek olarak dil, duyu bütünleme terapileri ve ilaç desteğine ihtiyaç duyabilir. Bazı otistik çocuklar ise öğrendikleri bilgileri genelleyemedikleri ve/veya kalıcı hale getiremedikleri, yoğun stereotipilerini kontrol edemedikleri ya da kendilerine ve/veya başkalarına zarar verici davranışlar sergiledikleri için yaşam boyu yoğun desteğe ihtiyaç duyabilirler. 

Hak temelli ve bilimsel dayanakları kanıtlanmamış eğitimler, terapiler çocuklara “Olduğun gibi kabul görmezsin.” mesajı verirken; doğru, etik uygulamalar “Dünyayla bağlantı kurmana yardımcı olacak araçları birlikte keşfedelim.” mesajı vermektedir. Destek, otistik bireyin kim olduğunu değiştirmek için değil, kim olduğuyla birlikte bağımsız ve onurlu bir yaşam sürebilmesi için sunulmalıdır.

Şiddet

Otizm spektrumu, bireyin kendisi ve ailesi için gerçek güçlükler barındırmaktadır. Ancak bu güçlüklerin büyük bölümü otizm tanısından ziyade, sistematik dışlanmadan ve ücretsiz kamusal destek mekanizmalarının yeterli olmayışından kaynaklanmaktadır. Yapılması gereken vicdani, hayırseverlik yaklaşımından uzaklaşıp hak temelli yaklaşımı benimsemektir. Böylece tanıyı korku yönetimiyle değil, daha adil bir sistem içerisinde ele alınacaktır.

Vicdani destek ile hak temelli destek arasındaki fark

Örnekleri yüzeysel bir şekilde ele alırsak iki yaklaşım birbirine benzer görünebilir. Ancak sonuçları oldukça farklıdır.

Örneğin; bir özel okul maddi imkânı olmayan bir aileye otistik çocukları için ücretsiz eğitim sağlayabilir. Bu değerlidir. Ancak bu destek okula bağlıdır ve okul değişirse, okul bütçe kısıtlaması yapmak zorunda kalırsa ya da aile taşınırsa destek ortadan kalkacaktır. Çocuk bir “yardım alıcısı”dır.

Buna karşın devlet, otistik her çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim planına uygun bilimsel ve nitelikli bireysel ve grup eğitimlerine, gerekli terapi desteklerine ve uyarlanmış okul ortamına erişimini yasal bir hak olarak güvence altına aldığında çocuk, ihtiyacını hak etmek için kimseye minnet duymayacaktır. Bu çocuğun yasalarla korunan hakkıdır.

Vicdani yaklaşım, sistemin yarattığı boşluğu bireysel iyiliklerle kapamaya çalışır. Hak temelli yaklaşım ise o boşluğun var olmaması gerektiğini savunur. 

Otizm spektrum tanısının bir trajediye dönüştürülmemesi için erken bilimsel, nitelikli müdahale kamusal bir hak olmalıdır. Okullarda yeterli sayıda destek öğretmeni bulunmalı ve işyerleri farklı iletişim ve çalışma stillerine göre uyarlama yapmakla yükümlü olmalıdır. 

Bu bağlamda son olarak şunu da not etmek gerekir: Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısının ardından bazı kamu görevlileri ve medya organları, failin otizm tanısı olduğu iddiasını ön plana çıkarmıştır. Bu yaklaşım, bilimsel olarak dayanaksız olduğu kadar siyasidir de! Sistemi sorgulamak yerine suçun sorumluluğunu bir tanıya atfetmeyi amaçlamaktadır. Araştırmalar, otizm spektrumundaki bireylerin şiddet davranışı açısından genel nüfusla anlamlı bir farklılık göstermediğini ortaya koymaktadır. Aksine, bu bireyler şiddetin faili değil, çoğu zaman şiddetin mağduru olmaktadırlar. Bir çocuğun şiddete yönelmesinin ardında dışlanma, destek yoksunluğu, güvensiz okul ortamları ve yetersiz ruh sağlığı hizmetleri yatmaktadır. Yaşanan örnekte ise evinde emniyet müdürü babasının yedi silahının olması, çocuğun bu silahlara erişebilmesi ve hatta babası tarafından ateşli silahla atış pratiği yaptırılması katliama neden olmuştur, otizm tanısı değil. Tanıya suç atfetmek, devleti bu sistemsel başarısızlıklardan muaf tutarken; otistik bireylerin toplumsal bir tehdit olarak damgalanmasına neden olmaktadır.

Kamusal erken müdahale, uyarlanmış eğitim ortamları, işyerlerinde makul düzenlemeler, talep edilen değil, kazanılması gereken haklardır. Bu hakların hayata geçirilmesinde, kapsayıcı politikaların geliştirilmesinde ve toplumsal tutumların şekillenmesinde öznelerin kendileri, aileleri ve alan uzmanlarıyla birlikte mücadele edilmelidir.

Sistem, otistik bireyin bağımsız, onurlu ve anlamlı bir yaşam sürebileceğini bilerek kurulmalıdır. Bu bir iyi niyet, vicdan meselesi değil; devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu temel bir insan hakları meselesidir.

Kaynak : https://tip.org.tr/raporlar-belgeler/engelliler-haftasi-ozel-sayisi-engelli-haklari-komisyonu-bulteni

Exit mobile version