Sorting by

×

Sevcan Atak

Günlerdir Maraş, Hatay ve Adıyaman merkezli olan ve birçok çevre il, ilçe ve yerleşim yerinde yaşanan, büyük yıkım ile can kaybına neden olan depremin derin etkisindeyiz. On binlerce insanın öldüğü, on binlercesinin yaralı ve bir o kadarının da hâlâ enkaz altında olduğu bu afetin yaratığı travma, öyle anlaşılıyor ki birçok yönüyle çeşitli biçimlerde hayatımıza ve benliğimize sirayet edecektir. Ki böylesi durumlarda, yani ‘Toplumsal travmalara yol açan, bir anda gerçekleşen böylesi olaylar karşısında benliğimiz uzun süre korku, üzüntü, çaresizlik gibi duyguları iç içe yaşayacaktır. Gerek yakından tanıklık ederek gerek tanıklık edenlerin aktarımlarından gerekse de medya ve iletişim araçları vesilesiyle uzaktan tanıklık etmiş olduğumuz durum, insanın ve yaşadığı kentlerin trajik ölüm ve yıkım biçimleri, ruh ve duygu sarsıntısının yanında beden bütünlüğünün yok olma korkusunu da yarattığından dolayı bir çoğumuzda maalesef ki içinde yasadığımız dünyaya ve topluma karşı güvensizlik duygusu hâkim olacaktır. Çünkü travma özünde beden ve ruhun yaralanması sonucu ortaya çıkan endişe ve güvensizlik halidir.

Oysaki   ilkel komünal dönemden bu yana sosyal bir varlık olarak yaşamını sürdüren insanda gelişen Özsel duygulardan biridir güven duygusu. Hatta hayatta kalmamızın önemli etkenlerinden biridir. Yani sosyal bir canlı türü olmanın gereği, evrimleşme sürecimiz boyunca kendimizi güvende hissedeceğimiz yaşam alanları inşa eder ve bunu toplumsal değer ve dinamikler ile anlamlandırırız. Dolayısıyla toplumca yaşanan tüm olumlu ve olumsuz durumlar karşısında reflekslerimiz benzerdir, ortaktır. Tıpkı büyük yıkımların yaşandığı Maraş, Hatay ve Adıyaman merkezli depremler sonrasında yasadıklarımız gibi!

Her birimizin çeşitli biçimde etkilenmiş olduğu bu büyük yıkımın yaratmış olduğu toplumsal travmada acılarımızı ortak yaşıyor olmamız, onunla baş etme gücünü biraz sağlasa da toparlanması, normale dönülmesi zor olacaktır. Çünkü ansızın gelen, hazırlıksız bir şekilde yakalanılan bu büyük yıkımların altında kurtarılmayı beklerken, yaşamını yitiren insanlar ile özdeş olmanın yanı sıra; sağ kalabildiği halde barınacak yer bulamayan, temel insani ihtiyacı karşılanmayan dolayısıyla kendini sahipsiz, güvensiz, öfkeli hisseden travmatik bir toplum gerçekliği söz konusu artık!

Yani yaşamsal ihtiyaçların giderilmesi için, bir nebze de olsa temel insani bir barınma koşulu yaratılması için toplumsal seferberlikle ciddi bir dayanışma olduğu halde, bunun yerine ulaştırma ve sağlamada gerekli organizasyonun yapılamaması; insanların gözleri önünde yakınlarının ölümüne her saniye tanıklık etmek zorunda bırakılması, bu bahsettiğimiz öfke, travmaların da ötesine geçerek kalıcı ruhsal ve bedensel tahribatlara yol açtı, açıyor. Yine   birçok yerde enkaz altında insanların ‘yasıyoruz’ diye seslenip, yardım istemelerine rağmen yeterli destek yapılmadığından yaşamını yitirmiş olması bu travmanın başka bir boyutu olmaktadır. 

Yine birçok yerde depremzede olan insan cenazelerinin günlerce yerlerde bırakılması gibi nice trajik olaylara tanıklık etmiş olmak toplumun geriye kalan kısmında ise bu öfke halini daha da çoğaltmış oluyor. Böylesi durumlarda olayın vahameti daha başka trajedilerle katmerleniyor olduğundan güvensizlik ve çaresizlik insanda derin öfkeye neden olmaktadır…

Tüm bu olumsuzluklara rağmen sevinçlerinde olduğu gibi acılarını da ortak yaşıyor olmak başa çıkma becerilerimizi de artırmaktadır. Bu travmayı gerek birincil dereceden yaşamış olalım gerekse de vekaleten yaşamış olalım, fark etmez. Çünkü burada sosyal bir varlık olan insanın empati kurma becerisi ve hayatta kalma refleksi devreye girmiş oluyor. Böylesi olaylar kolektif hafızada uzun süre kaldığından travma sonrasındaki stres bozukluğuna dair sarsılma belirtileri bir şekilde yaşanmaktadır. Kimileri yaşadığı için kendini suçlu hissediyor, kimileri bunun konuşulmasına dahi katlanamıyor, kimileri ise şiddet ve öfke eğiliminde oluyor… Oysa her ne kadar Bireysel travmaların kramplı hali kadar katlanılmaz acı hissi yaratsa da, toplumsal travmanın varlığından haberdar olup kendini ümitsiz, terkedilmiş, güvensizlik duygusunun içine hapsetmemek önemlidir. Bizim gibi savaş, göç, doğal afetler vb. olayların süreklileşen travmalarına maruz kalan toplumlar için kolay bir süreç olmazsa da yas sürecini bir şekilde kendi ruhunda başlatmak, sonraki nesillerin sağlıklı geleceği açısından çok önemlidir. Çünkü anlaşılmamış kolektif travmalar ve girilemeyen yas süreçleri kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Ki travmanın genetik olarak aktarıldığı bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Mesela kimi bellek araştırmalarına göre olayları yaşayanların çocuklarında da (ya bende yasarsam) endişesi yaşanmaktadır. Örneğin, ikinci dünya savasında Almanların Yahudilere uyguladığı soykırım sürecinden sonra yasını tutamamış ve toplumsal travmasını çözümleyememiş Yahudiler içe dönük, dışarıya kapalı dünyaya öfkeli bir hale bürünürken; Yugoslavya, Ruanda, Arjantin, Ermeni toplumu ve Kuzey İrlanda gibi toplumsal travmaların yaşandığı topluluklarda da benzer refleksler görülmüştür. Ancak güncel olduğu kadar çarpıcı olan ise Maraş, Hatay ve Adıyaman gibi Alevi kitlesinin yoğun yaşadığı yerlerde meydana gelen deprem sonrası karmaşık duygu halleri, bunun başlangıç belirtileri olmaktadır. Çünkü Kürt-Alevi toplumunun kapanmayan yarası olan Dersim, Maraş, Sivas gibi olayların travmatik yansıması bu depremde tekrar güncellenmiş oldu! Devlet tarafından insanlara sahip çıkılmamış ve kaderlerine terk edilmiş olunması kendini güçsüz, sahipsiz, güvensiz hisseden toplumun (özelde de Alevi toplumunda) süreklileşen travmalarını tetiklediği gibi travmatik bir nesil daha yaratmış oldu. Her ne kadar doğal afet gibi görünse de yerleşik yerlerin bu afete uyumlu biçimde inşa edilmemiş ve yaşamsal tedbirlerin alınmamış olması, insanlarda doğal afetten ziyade “soykırım” algısı oluşturdu. Buda geçmiş travmaları çözülmemiş ve yas tutamamış insanların duygusundaki kurban eden ve kurban edilen diyalektiğini yeniden canlandırmış oldu. 

Böylesi durumlarda yukarda da belirtiğimiz gibi baskın olan kendini güvende hissetmekden yoksunluk, yerini acı ve öfke duygusuna bıraktığından, insanlar ilk elden bu duyguların derinliğinde kayboluyor hissine kapılıyor. Sonrasında ise yas tutmanın ilk evrelerinden olan ‘inkâr ve unutma’ya başvurmuş oluyor. Tıpkı büyük çoğunluğu Avrupa’da yasayan Alevi kitlesinin can hırlaş ile sağ kalan yakınlarını kendilerince güvende hissettikleri Avrupa’ya getirme arayışında olduğu gibi… 

Her ne kadar travmalar ile baş etmenin temelinde sağlıklı yas süreci önemli ise de öncelikle travmanın farkındalığını kendinde oluşturmak çok önemli ve gereklidir. Ki bu da yalnız yürütülecek bir süreç değildir. Çünkü toplumsal travmaları herkes bir şekilde yaşamakta ve payına düşeni almaktadır. İçinde olalım ya da olmayalım. Hal böyle olunca empati duygumuzu daha bir geliştirip, toplumsal travmalarımızın oluşturduğu öfke ve nefretli tarafımızı iyileştirebilmeliyiz. Bunun en iyi yolu da travmalarımızın asıl kaynağına dokunmaktan kaçınmamaktır. Çünkü şimdiye kadarki en büyük yanılgılarımızdan biri bu oldu! Ne bununla baş etme arayışına girdik nede bunu yaşatanlarla doğru bir yüzleşmeyi sağladık. 

Özcesi zamanla iyileşebilen ruh ve benliğimiz toplumsal acılara ortak olmayı becerebildiği kadar iyileşmede de aynı ortaklığı sağlayacaktır. Yeter ki kolektif hafızanın varlığına inandığımız kadar kolektif travma ve iyileştirici tarafı olan yas tutma becerimizi de geliştirebilelim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir