Sorting by

×

”Psikoterapi acı verici, hatta çok acı verici bile olsa yüzleşmektir. Kaçmamaktır. Doğru yoldur, kolay değil. Eğer hayatının acı gerçekleriyle -korku dolu çocukluğun, sefil evliliğin, ölümlülüğün ve korkaklığın- yüzleşmeye istekliysen, sana yardım edebilirim. 

Hayata bakmanın değişik yolları vardır.

Psikiyatristler insanları sağlıklı veya sağlıksız olarak değerlendirirler. Bu bakış açısına tıbbi model denir. İnsanları değerlendirmenin kullanışlı ve etkili bir yoludur.

Nevrozunu oluşturan önemli dinamiklerden biri düşüncelerinin gerçekleşeceğine inanmasıydı. Düşüncelerinin gerçekleşeceğinden korktuğundan, düşüncelerinin boş olduğunu kendine kanıtlamak ve böyle- ce rahatlamak için bunların ilk ortaya çıktığı yerlere gitmek zorunda kalıyordu.

Eğer ay ya da başka bir şey hakkında bilgi edinmek istiyorsak, onu mümkün olduğu kadar farklı bakış açılarından incelemeliyiz.

Sahip olmak hem daha tatmin edici hem de daha yapıcıdır. Onu tamamen ne anlayabilir ne de kontrol edebiliriz ama J.R.Tolkien’in söylediği gibi: “Dünyanın bütün gelgitlerine hükmetmek üstümüze vazife değildir ama bildiğimiz tarlalardaki şeytanların köklerini çıkarmak ve bizden sonra geleceklere ekmek için temiz tarlalar bırakmak görevimizdir. Ama onlar temiz bıraktığımız toprağı ekerlerken havanın nasıl olacağı bizim hükmümüzde değildir.”

Nesnelerin zamanla bozulması fiziğin doğa yasası ile açıklanabilir. Hayatın daha karmaşık şekillere girmesi ise bu kadar kolay anlaşılamaz.

Ruhu öldürmek de cinayettir. İnsan yaşamının sezgiler, değişkenlik, bilinç, büyüme, özgürlük ve irade gibi pek çok niteliği vardır. Bedene zarar vermeden bu nitelikleri öldürmek veya öldürmeye kalkışmak mümkündür. O yüzden, bir çocuğu saçının tek bir teline zarar vermeden kırabiliriz. Erich Fromm ölüm-severliğin tanımını genişletirken bu noktaya hassasiyetle yaklaşıyordu. Tanımında ölüm-severlerin insanları kontrol etmek, kendilerine bağımlı hale getirmek, insanların kendileri adına düşünme kapasitelerini ve özgünlüklerini bozmak istediklerini söylemiştir. Yaşamı ve bireyin benzersizliğini seven ve destekleyen insanları ölüm-severlerden ayırmak için ölüm- sever bir karakter tipi çizmiştir. Bu tip en küçük bir sıkıntı yaşamamak için diğerlerini boyun eğen robotlar haline getiren, insanları insancıl niteliklerinden uzaklaştırmak isteyen bir tiptir.

İyileştirmek sevginin sonucudur. Sevginin bir fonksiyonudur. Sevginin olduğu yerde iyileşme vardır. Sevginin olmadığı yerde ise iyileşme yoktur. Çelişki yaratacak bir şekilde, kötülüğün psikolojisi sevgi dolu bir psikoloji olmalıdır. Yaşam coşkusuyla dolu olmalıdır. Yöntemindeki her adım sadece gerçeğe değil yaşam coşkusuna da dayanmalıdır. Sıcaklık, kahkaha, anı yaşamak, keyif, hizmet ve insanlara duyulan özen ile dolu olmalıdır.

Gerçek bilim, gerçek psikoloji dar görüşlü olamaz. Bütün yollar keşfedilmeli, bütün taşların altına bakılmalıdır.

Ünlü Yahudi teolog Martin Buber, kötülük hakkındaki mitleri iki tipe ayırmıştır. Tiplerden biri kötüye dönüşme sürecindeki insanlardır. Öteki ise çoktan kayıp, kurban düşen ve radikal kötülük tarafından ele geçirilen insanlardır.

Bir çocuk psikiyatrik tedaviye getirildiğinde onu “teşhis edilmiş hasta” olarak tanımlamak gelenektir. Biz psikoterapistler, bu terim ile çocuğun ailesi veya başkaları tarafından sorunu olan ve tedaviye ihtiyacı olan biri olarak nitelendirildiğini ifade ederiz. Bu terimi kullanmamızın nedeni bu teşhis sürecinin geçerliliğinden şüpheye düşmeyi öğrenmemizdir. Sıklıkla sorunu değerlendirdiğimizde, sorunun kaynağının çocukta değil ailesinde, okulunda veya toplumda olduğunu keşfederiz. Her ne kadar aile tedavi edilmesi gerekenin çocuğun kendisi olduğunu düşünse de, sıklıkla tedavi edilmesi gereken ailelerin kendileridir. Hasta olarak nitelendirilmesi gereken onlardır.

Sevgisiz yetişen çocuklar sevilmeye layık olmadıklarına inanırlar. Bunu, çocuk gelişiminin genel yasası olarak ifade edebiliriz. Eğer ailesi yeterince sevmezse çocuk bunun nedeninin kendisi olduğuna inanır ve kendisi hakkında gerçekçi olmayan, olumsuz bir imaj geliştirir. 

İnsanlara psikoterapi ile yardım edebilmek için onları biraz da olsa sevmek, eylemleri için biraz da olsa anlayışla davranmak, çektikleri acı için empati duymak, kişiliklerine saygı duymak ve bir insan olarak potansiyelleri için ümitli olmak gerekir. 

İnsanları kötü yapan kötü işler yaptıklarını kabul etmemeleridir. Nasıl olur da kötü olurlar ve buna rağmen sabıkalı suçlular olmazlar? Anahtar kelime sabıkadır. Yaşam ve canlılığa karşı suç işledikleri için suçludurlar. Ama istisna durumlar dışında, suçları o kadar gizli kapaklı ve fark edilmezdir ki yaptıkları suç olarak nitelenmez. Örtülü ve gizli kapaklı kavramları

 Eğer son zamanlarda bunlardan birini yapmayacak kadar dürüst dav- randıysanız kendi kendinizi aldatıp aldatmadığınızı sorun. Ya da kapasitenizin altında yaşayıp yaşamadığınızı sorun. Ne de olsa, bu da kendine ihanettir. Kendinize karşı dürüst olursanız sık sık kötülük yaptığınızı göreceksiniz. Eğer bunu fark etmiyorsanız, dürüst davranmıyorsunuzdur ki bu da bir kötülüktür. Bundan kaçılamaz: Hepimiz kötü şeyler yapıyoruz.

Kötü insanlar kendilerini sorgulamazlar. Buna tahammül edemezler.

İnsanların kötülükleri çeşitlidir. Hatalarını kabullenmedikleri için sürekli kötülük yaparlar. Tecrübelerime göre kibirlidirler. Dolayısıyla ucuzdurlar. O kadar ucuzdurlar ki tehlikelidirler. İkinci yaygın kişilik kusurunun kibir olduğunu söylüyorum çünkü insanın kusursuz olduğunu düşünmesi dışındaki bütün hatalar affedilebilir. Ancak en büyük yanlışın hangisi olduğu tartışmalı bir konudur.

Kötü insanların belirgin “karakter” özelliklerinden birisi de günah keçisi aramalarıdır. Kendilerini kusursuz gördükleri için kusurlarını gösteren herkese öfkeyle saldırırlar. Kusursuz görünümlerini korumak için kendilerini feda ederler. Kendi kötülüklerini inkar ettikleri için diğer insanların kötü olduklarını söylerler. Kendi kötülüklerini başkalarına yansıtırlar. Kendilerini asla kötü görmezler; öte yandan sürekli olarak insanların kötü olduklarını söylerler.

Birey ruhsal olarak gelişmek için gelişme ihtiyacı duymalıdır. Bu ihtiyacı duymazsa, kusursuz olmadığını gösteren her kanıtı ortadan kaldırmak isteyecektir.

Kötü insanlar devamlı olarak yıkıcıdırlar çünkü kötülüğü yok etmek istemektedirler. Sorun kötülüğü yanlış yere koymalarıdır. İnsanları değil kendi içlerindeki hastalığı yok etmelidirler. Devamlı olarak mükemmel görünümlerini tehdit ettiği için hayattan nefret ederler ve onu yok etmek isterler. Üstelik, bunu doğruluk adına yaparlar.

Günah keçisi arama davranışının altında düşmanlık ve hatalarını kabullenmeme vardır. dir. Kusursuz görünümlerini korumak için dürüst ve iyi görünmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu onlar için çok önemlidir. Ahlaki değerlere ve başka insanların kendileri hakkındaki düşüncelerine çok önem veriyor gibi davranırlar.

Kendimizden saklanmaya çalıştıkça kötü oluruz. Kötülük kendimizden saklanma sürecinin bir parçasıdır. Kötülük, suçluluk duygusundan kaçmaktır.

 Gülümsemelerinin nefretlerini, nazik tavırlarının öfkelerini sakladığını görürüz. Maske takmakta uzman oldukları için kötülüklerini görebilmek nadiren mümkündür. Ancak karanlıklar içindeki insan ruhunun kendi sorumluluğundan kaçtığını, kendinden kaçındığını ve kendinden gizlendiğini fark edebiliriz.

‘Az Seçilen Yo bütün ruhsal hastalıkların kökeninde tembellik veya acı çekmekten kaçmak olduğunu söylemiştim. Burada da acıdan kaçınmaktan bahsediyoruz. Kötü insanları diğer insanlardan ayıran şey acıdan kaçmalarıdır. Onlar acıdan kaçan ya da tembel sıradan insanlar değillerdir. Aksine, saygın bir statüye ulaşmak için hiç durmadan çalışırlar. Onların tahammül edemedikleri tek bir acı vardır: Kendi bilinçlerinin ve kusurlarının farkına varmak.

Kendilerini incelemekten kaçınmak adına her şeyi yapacakları için, kötü insanlar, normal şartlarda, psikoterapiye gelecek en son insanlardır. Psikoterapi insanın kendini açmasını gerektiren bir süreçtir. Kötü biri, istisna durumlar dışında, psikoterapiye girmemek için elinden geleni yapacaktır. Psikanaliz onlar için bir intihar gibidir. Kötü insanlar hakkında bildiğimiz az sayıdaki bilimsel gerçekten biri bilimsel bir çalışmaya girmeyi istememeleridir.

Kötü insanlar çok hırslıdırlar. Her şeyi kendi istedikleri gibi yapmak isterler. İnsanlara hükmetmek isterler.

 Çocuklar kendilerini kötü ailelerine karşı korumak için kendileri kötü olabilirler

Seçme kapasitemiz hayatla birlikte değişir. Yanlış seçimler yaptıkça kalbimiz sertleşir ve doğru seçimler yaptıkça kalbimiz yumuşar. Özgüvenimi, cesaretimi artıran her seçim doğru seçimler yapma kapasitemi de artırır. Öyle ki, zamanla yanlış seçimler yapmam imkansız olur. Öte yandan, her teslimiyet ve kaypaklık beni zayıflatır ve daha fazla teslimiyet ve kaypaklığa neden olur. Sonunda özgür irademi kaybederim. Yanlış yapmamın mümkün olmadığı uç ile doğru seçim yapma irademi kaybettiğim uç arasında çeşitli seçme özgürlüğü dereceleri vardır. Hayat süresince seçme özgürlüğünün derecesi her an farklıdır. İyiyi seçme özgürlüğünün derecesi yüksek ise, iyiyi seçmek az çaba gerektirir. Eğer az ise, büyük bir çaba, yardım ve elverişli şartlar gerektirir… Pek çok insanın hayatta başarısız olmasının nedeni kalıtsal olarak kötü olmaları ya da iradeleri olmadan daha iyi bir hayat sürememeleri değil, karar vermeleri gereken bir yol ayrımında olduklarım görememeleri, hayat onlara bir soru sorduğunda verecek cevapları olduğu halde bunun farkına varamamalarıdır. Yanlış yolda attıkları her adımla beraber yanlış yolda olduklarını anlamaları daha da zorlaşır çünkü bunu anlamak için yolun başına geri dönmeleri, enerji ve zaman harcadıklarını kabullenmeleri gerekir.

Malachi Martin bildiğim en iyi özgür irade tanımını yapıyor: “Aniden bu gücün ne olduğunu kavradı: İradesiydi, özgür iradesi. Özgürce seçebilen bir varlık olmasıydı. Bir kerede psikolojik motivasyonlara ait ruhsal illüzyonları, mantık kurallarını, boğucu ruhsal sınırlılıkları, ahlak kurallarını, sosyal zorunlulukları ve toplumsal kuralları siliverdi. Geriye sadece iradesi kaldı. Sadece seçme özgürlüğü… seçme özgürlüğünün verdiği keder… o geceye kadar hayatında kaç defa özgürce seçim yapabildiğini düşündü. Artık seçme özgürlüğünün verdiği keder sadece ona aitti. Sadece seçebilmek. Herhangi bir dış uyaran olmadan. Herhangi bir anının etkisi olmadan. Herhangi bir baskı olmadan. Seçimini etkileyecek herhangi bir mantık ya da neden olmadan. Ölüm ya da yaşamı düşünmeden. Zaten, şu anda her ikisine de kayıtsızdı. Tamamen özgür seçim… Seçmesi gerekiyordu. Kabul etmek ya da reddetmek özgürlüğü. Karanlığa atılacak bir adım… sadece kendine ait. Sadece kendinin.”

Kötü insanlar ikiyüzlülükte ustadırlar; gerçek kişiliklerini göstermezler -ne kendilerine ne de başkalarına. İşte bu nedenle kötülüğü fark etmek zordur. Tek bir hareketine bakarak bir insanın kötü olduğuna karar vermek ve haklı çıkmak çok seyrek görülen bir durumdur. Böyle bir karara ancak bir dizi davranışı tarz ve şekillerine göre inceleyerek varmalıyız. 

Alfred Adler, psikoterapiye gelen kişinin temel sorunu yüreksizliktir, demişti. Tabii ki bu ifade psikoterapiye gelenlerle sınırlanmıyor. Çeşitli oranlarda hepimiz, alıştırıldığımız şartlanmalar ve geliştirdiğimiz psikolojik savunma mekanizmaları dışındaki seçeneklere yönelme konusunda yüreksiziz.

Gerçekten kararlı davrandığımızda, insanların bazen soru bile sormadan bizi o halimizle kabul edebil- meleri. Bu kararlılığın temelinde tabii ki risk alabilme, dolayısıy- la yüreklilik var. Diğeri de biz kendimiz olup içimizden geldiğin- ce davranabildiğimizde, bizi dibe çekme eğiliminde olan diğer kişinin de bu tavrından vazgeçip bize katılabileceği gerçeği. Çünkü insanlar genellikle hayatiyetin olduğu alanları yeğliyorlar, kendi- leriyle birlikte siyahlara doğru sürüklenenleri değil. Tabii ki bu her zaman böyle olmuyor, kendi öfkesi içinde yoğrulmaktan asla vazgeçmeyen kendine dönük yıkıcı insanlar da var. Ama kendi kli- nik deneyimlerimde, pek çok zaman, yaşam ışığının olduğu yerde ona katılma isteğinin üstün geldiğine tanık oldum.

Bugüne baktığımda gördüğüm en çarpıcı şey, giderek artmakta olan zaman ve mekân sıkışmasının insanlar üzerindeki etkileri. Çoğunluğu kentlerde yaşayan insanların coğrafyaları yok gibi, dört duvar dışına çıktıklarında da iç mekândaymış gibi yaşıyorlar, sıkışık. Zaman akmıyor, dişli çark gibi birbirinden kopuk dilimler halinde yaşanıyor ve insanlar bunun farkında değil. Yetişme, yetiştirme, bitirme, başlama kaygısı yaşanıyor, sürekli “bir şey yap- mak” zorundalar. Üst-sistemler tarafından savrulup sürüklenir- ken, kendini taşımakta zorlanan insanların sayısı giderek artmak- ta ve bazılarının kumandası gerçekten kendilerinde değil. Kent merkezi nüfusunda proje çocuklar yetiştiriliyor ve bu projeler yarıştırılıyor.

Her egonun bir benliği, her benliğin de bir kimliği vardır. Kimlik, bir insanın normlarını, değerlerini, seçimlerini içerir ve egonun dünya içindeki tavrı ve konumu bu doğrultuda şekillenir. Davranışları yönlendirecek referans noktalarının netliği bozuldu- ğunda kimlik algılaması da bulanıklaşır. Bu durumun zemininde çoğu zaman özerk bir varlık olmayı öğrenememiş olma bulunur.

 Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür. Politik özerklik, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi üst-sistemle ilgili kavramlardan sık söz edildiği halde, bireysel özerklikten neredeyse hiç söz edilmez. Belki de böyle bir hakkımız olduğunu bilmediğimizden, öğrenemediğimizden. Özgürlükten sık söz ederiz, ama özgür olduğu varsayılan bir insanın da özerkliği öğrenememiş olabileceğini düşünmeyiz.

Kent merkezinin bir kesim insanı bera- berliklerde bir tampon kullanma gereği duyuyor, ancak bir “program” yaparak birlikte olabiliyor. Kültürümüzde hâlâ varolan “keyif’ ile gerilim boşaltmaktan öte pek işlevi olmayan “proje beraberlikler” bence birbirinden farklı şeyler. Kırsal kökenli birinin çayını yudumlamaktan aldığı haz ile insanların ne kendileriyle, ne de birbirleriyle ne yapacaklarını bildikleri bazı şehir davetleri bana her zaman farklı görünür. Keyif o anda yaşanıverir, proje eğlenceler ısmarlanır. Pek az insan bu proje türü beraberliklerde “Benim burada ne işim var?” sorusuyla yüzleşebiliyorsa da çoğu farkına varmadan, kendine yabancılaşma pahasına, performanslarının tutsağı oluyorlar. Beğenilmek, fark edilmek, kendini önemli hissetmek ya da sevgi görebilmek için sergilenen performanslardan söz ediyorum. Üstelik, bu sergilemeler sırasında bir paradoksun da yaşanmasına neden olarak. Çevrelerinin beklentisi olarak gördüğü davranışları sergilerken, bir yandan da sergiledikleri yapay kimlikleri gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Olmadığı biri gibi davranırken, o olmadığı biri olmak için ayrıca çaba göstermekten söz ediyorum. Bu da genellikle, insanın vaktiyle ebeveyni tarafından kabul edilme beklentisiyle geliştirmiş olduğu modelden esinlenir. Doğal olarak, geliştirilen model aynı zamanda, insanın içinde yaşadığı toplum grubuna o dönem hâkim olan değerlerden de

Böyle durumları terapi ortamında paranteze alıp yaşananları anlamaya çalışırken, karşı tarafa bazen o be- raberlik süresince ne oranda kendini beraberliğe öylece bırakabil- diğini ya da farkına varmaksızın ne kadar performans çabası gösterdiğini sorduğumda durum daha bir açıklık kazanıyor. Ralph Waldo Emerson’un dediği gibi “Başkalarının olmadan önce kendimizin olmalıyız.”

Kötülüğü, kişinin kendi hastalıklı kişiliğini korumak için, başkalarının ruhsal gelişimini engellemek için güç kullanmaktır, şeklinde açıklamıştım. Kısacası, kötülük şamar oğlanı bulmaktır. Sadece güçlüden değil zayıftan da kaçarız. Kötü insanlar önce güce sahip olmalıdırlar ki onu kötü bir şekilde kullansınlar. Kurbanları üzerinde bir çeşit hakimiyete sahip olsunlar. En sık görülen hakimiyet ailelerin çocukları üzerindeki hakimiyettir. Çocuklar ailelerine bağımlı oldukları için zayıf ve savunmasızdırlar. Dolayısıyla kötülüğün kurbanlarının çoğunlukla çocuklar olması şaşırtıcı değildir çünkü ne özgürdürler ne de kaçabilecek kadar güçlü.

Kötü insanlar acılarını yansıtma yoluyla başkalarına yükleyerek suçluluk duygusundan -kötülüklerinin, yetersizliklerinin ve kusurlarının bilincinde olmanın acısından- kaçarlar. Kendileri acı çekmeyebilir ama çevresindekiler çeker. İnsanların acı çekmelerine neden olurlar. Hakimiyetleri altındakileri kendileri gibi hasta yaparlar.

İnsanların kötülüğü bir hastalık olarak tanımlamak istememelerinin iki nedeni daha olduğunu söylemiştim. Onlara daha kısaca değineceğim. Bu nedenlerden ilki hasta insanlara kurban gözüyle bakılması. Hastalığın başımıza gelen talihsiz bir olay olduğunu düşünme eğilimindeyiz.

Kötülük için de durum böyledir. Bireyin kötülüğü, hemen hemen her zaman çocukluğu, kötülükleri ve kalıtımsal etkilerine kadar izlenebilir. Yine de kötülük bir seçimdir -aslında bir dizi seçimdir. Ruh sağlığımızdan sorumlu olduğumuz gerçeği ruh sağlığımızın bozuk olmasının bir hastalık olmadığı anlamına gelmez. Bir kez daha, hastalığın kurban ya da sorumluluk değil, şu açıdan ele alınmasının en doğrusu olacağına inanıyorum: Hastalık beden ya da kişiliğimizde, bir insan olarak potansiyelimizi gerçekleştirmemizi engelleyen herhangi bir kusurdur.

Kötülüğün bir hastalık olarak nitelendirilmesine karşı çıkan son sav kötülüğün iyileştirilemez olduğu düşüncesidir. Neden tedavinin mümkün olmadığı bir duruma hastalık denilsin ki? Eğer doktorların çantalarında bir gençlik iksirleri olsaydı yaşlılığı bir hastalık olarak tanımlamak anlamlı olabilirdi. Ama yaşlılığı kaçınılmaz bir durum olarak kabul ediyoruz.

Her birimiz benzersiziz. Her birimiz ayrı varlıklarız. Benzersizliğimiz her birimize ayrı bir kimlik verir. Her bireyin sınırları vardır. İlişkilerimizde bu sınırlara saygı duyarız. Ruhsal sağlığa sahip olmak için ego sınırlarımız net olmalı ve başkalarının sınırlarına saygılı olmalıyız. Nerede kendimizin, nerede başkalarının sınırlarının başladığını bilmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir