Tanı Koyarken Gözden Kaçanlar ve Toplumsal Yansımalar
Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ile psikotik bozukluklar (özellikle şizofreni) arasındaki çizgi, klinik anlamda zaman zaman flulaşabilir. Ancak bu bulanıklık sadece DSM tanı kriterlerinden ya da ölçek puanlarından kaynaklanmaz; aynı zamanda bizim bakış açımızdan, önyargılarımızdan ve “normallik” algımıza dayalı sosyal yapılardan da doğar.
Bu yazı, K. Krysta’nın 2023 tarihli çalışmasından yola çıkarak otizm ve psikoz ayrımındaki zorlukları hem klinik hem de toplumsal bağlamda tartışmaya açıyor.
Neden Ayırt Etmek Bu Kadar Zor ?
Çünkü ortak semptomlar var:
- Sosyal çekilme
- İletişim zorlukları
- Duygusal ifade kısıtlılığı
- Gerçeklikten kopmuş gibi algılanan davranışlar
Bu benzerlikler, özellikle OSB tanısı almış bireylerin ergenlik ya da genç erişkinlik dönemlerinde yeni ortaya çıkan belirtilerle psikoz tanısı alma ihtimalini artırıyor. Ancak burada şunu sormalıyız:
Her farklılık bir bozukluk mudur?
Yoksa biz, nörotipik dünyamıza sığmayan davranışları bozulmuş saymakta biraz aceleci mi davranıyoruz?
Tanının Ötesinde: Klinik Karmaşadan Toplumsal Etkene
Krysta’nın çalışmasında da belirtildiği gibi, otistik bireylerde şizofreni gelişme riski, nörotipik bireylere göre daha yüksek. Ancak bu istatistiksel gerçek, her otistik bireyin şizofreni geliştireceği anlamına gelmez.
Buradaki en büyük hata şudur:
Otistik bireyin farklılıkları, psikotikmiş gibi algılanabilir.
Örneğin:
- Göz temasından kaçınma “paranoya” sanılabilir.
- Tekrarlayıcı hareketler “katatoniye” benzetilebilir.
- İç dünyayla yoğun bağ “hezelasyon” ya da “halüsinasyon” gibi yorumlanabilir.
OTSİ Perspektifi: Toplum Kimin Gerçekliğini Onaylıyor
Psikozun temel özelliği, bireyin gerçeklik algısında bozulmadır. Peki, “gerçeklik” kime göre belirlenir?
Otistik bireylerin dünyayı algılayış biçimi, farklı duyusal eşikler, detaylara aşırı odak ya da sosyal normlara mesafeli duruş, toplumsal olarak “tuhaf” ya da “uyumsuz” olarak etiketlenir. Bu da onları çoğu zaman psikiyatrik yanlış anlamalara açık hâle getirir.
Yani burada kritik olan şudur:
Farklı bir gerçeklik deneyimi, bozulmuş bir zihnin işareti midir? Yoksa toplumsal olarak tanınmayan bir iç dünya mıdır?
Psikoterapist Perspektifinden Klinik Öneriler
Bir uzman olarak bu ayrımı yaparken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var:
- Gelişimsel Hikâye:
OSB çocuklukta başlar. Psikoz ise çoğu zaman geç ergenlik veya erken yetişkinlikte belirginleşir. Klinik gözlemde bu ayrım göz ardı edilmemeli. - İç Gözlem Kapasitesi:
Otistik bireyler içgörü konusunda zayıf olabilir, ancak bu psikotik içerik taşımayabilir. Gerçeklikle bağı sağlam kalabilir. - Sanrısal Düşünce vs. Özel İlgi Alanları:
Psikozda düşünce içeriği gerçek dışı olabilir; otizmde ise düşünce farklı ama mantıksal çerçevede olabilir. Obsesif içerikler sanrılarla karıştırılmamalı. - İfade Biçimleri:
Sessizlik, sosyal kaçınma ya da iletişimsizlik her zaman bozulmuş mental durum göstergesi değildir. Bunlar nöroçeşitliliğin sessiz ama canlı dilleri olabilir.
Klinik Etiket mi, Duygusal İnkâr mı
Çalışmada anlatılan vaka, çocuklukta OSB tanısı alıp, erişkinlikte psikoz belirtileri gösterdiği için şizofreni tanısı alan bir birey üzerine. Bu tarz vakalar, klinik olarak oldukça hassastır. Çünkü iki yönlü risk vardır:
- Yanlış pozitif: Farklılığı patoloji zannetmek
- Yanlış negatif: Psikotik belirtileri “otizmdir” diye göz ardı etmek
Dolayısıyla sadece tanı koymak yetmez. Bu tanının bireyin hayatını nasıl etkilediğini, çevresinin buna nasıl tepki verdiğini, kendilik algısını nasıl dönüştürdüğünü de göz önünde bulundurmak gerekir.
Sonuç: Tanılar Etiket Değil, Anlama Araçları Olmalı
Otizmle psikozu ayırt etmek zor olabilir. Ama daha zor olan, bireyin kendi gerçekliğine saygı duymayı öğrenmektir. Psikoterapi, bu anlamda yalnızca “iyileştirme” değil, tanıklık etme sanatıdır.
Toplumsal olarak şunu yeniden düşünmeliyiz:
“Tuhaf” olanı susturmak mı istiyoruz, yoksa onu anlamayı mı?
Otistik bireylerin yaşadığı dünyaya yaklaşırken, elimizdeki en güçlü araç, belki de tanı kılavuzları değil; merak, sabır ve duyarlı tanıklık.