
Video : https://www.instagram.com/reel/DJ4mh3Kp3Mh/?utm_source=ig_web_copy_link
Yazar Adı: Zülal
Soyadı: Tannur
Bağlı Olduğu Kurum: Arizona State University
Bağlı Olduğu Fakülte: BS (Bachelor Of Science): Bilim Lisansı Öğrencisi
Bağlı Olduğu Bölüm: Neuroscience And Cognitive Sciences: nörobilim ve bilişsel bilimler
Kurucu & CEO: NeuroVision AI Tech Inc.
Kurucu & CEO: FROM YOUR EYES YAPAY ZEKA VE YAZILIM TEKNOLOJİLERİ TİCARET ANONİM ŞİRKETİ
İletişim: zulaltannur@arizona.edu
İçindekiler
Giriş
(Giriş ve amaç bölümü)
•Otizm Nedir? — Tanılarla Değil, İşleyişle Anlatmak (Otizmin bilimsel ve sistemsel tanımı)
•Otizmle Karşılaşma ve Tanı Alma Sürecim (Kişisel hikâyenin anlatıldığı bölüm)
•Duyusal İşleme: Tolerans, Hoşlanma ve Sistem Kararları (Tat, koku, ses ve dokunma işleme farklılıkları)
•Beynim Nasıl Çalışıyor? — Hız, Odak, Yük ve Görüntü (Bilişsel işleyiş, dikkat, hiperfokus, yürütücü işlev)
•Bellek, Tarih ve Duygusal Bağlantılar (Epizodik hafıza, duygusal yükleme, bağa dayalı kayıt)
•Empati Sistemim: Anlamak Değil, Hissetmek (Simülasyon temelli empati, duygusal bulaşma)
•Rutinler, Ritüeller ve Sıralama İhtiyacı (İşlemsel sıralama, öngörü ihtiyacı, zihinsel verimlilik)
•Maskelenme: Görünür Olanın Gerisindeki Sistem (Yüz ifadeleri, sosyal uyum stratejileri, gülümseme tercihi)
•Bağ Kurmak: Düzen, Derinlik ve Duygusal Rezonans (Sosyal ilişkiler, bağlam algısı, mizah ve anlam kayması)
•Başarının Kaynağı Otizm Mi? (Yüksek işlevlilik, Asperger algısı, başarı ve çaba ayrımı)
•Öneriler
•Sonuç (Görünürlük, temsiliyet ve bu yazının anlamı)
•Kaynakça
Giriş
Ben Zülal Tannur. Arizona State University’de nörobilim ve bilişsel bilimler alanında bilim lisansı (B.S.) öğrencisiyim.
Doğuştan görme engelli olan genç bir kadınım.
Zeka düzeyim yüksek ve spektrumdayım.
Yani hem otizmli hem de bilişsel olarak üstün kabul edilen insanlar için kullanılan terimle twice exceptional’ım (çift yönlü istisnai yetenek).
Otizmli, görme engelli ve kadın olan insanların bilimsel literatürdeki verisi yok denecek kadar az. Doğrudan öz bilişsel vaka çözümlemeleriyse dünya bilim literatüründe hiç yapılmamış.
Ben bu eksikliği kabul etmiyorum.
Bu yazı, o yoklukta bir kayıt bırakmak ve bu alanda bilimsel veri üretmeye başlamak için atılan ilk adımlardan biridir. Bu bilişsel vaka analizi; dünyada ilk kez görme engelli, Otistik bir kadının vaka çözümlemesidir ve nörobilim literatürüne sunduğum bir katkıdır.
Otizmli çalışma arkadaşlarım, geliştirdiğim teknolojileri kullanan otizmli insanlar ve aileler var.
Onlarla yıllardır çalışıyor, geliştiriyor, öğreniyorum.
Ama bu yazı onların değil, benim otizmime dair.
Tanımı 22 yaşımda aldım.
Sistemin beni geç tanıması şaşırtıcı değil, çünkü bu sistem benim gibileri tanımak için kurulmamıştı.
Otizm ölçütleri uzun süre erkek çocuklara göre geliştirildi.
Kadınlar daha maskeli, daha sessiz, daha uyumlu olduklarında gözden kaçıyor.
Görme engelli insanlar ise otizme özgü davranışlar gösterdiğinde bile bu davranışlar görme yetersizliklerinden dolayı sergilenen davranışlar olarak açıklanıyor ve nedensel ilişkiler kurulmuyor, bu insanların Otizm yönünden tanı alması zorlaşıyor.
Bugün hâlâ görme engellilere uygun, geçerli bir IQ testi bile bulunmuyor.
Benim bilişsel işleyiş farklılıklarım dışarıdan bakıldığında belirgin değildi.
Ama sabitti.
Ve bu, tanının geç kalmasına neden oldu.
Ben çok dikkatli bir ailede, özenle büyüdüm.
Her yönümle ilgilenilen bir çocuktum.
Bu yüzden otizme dair farklılıklarım zamanında fark edilmediğinde bu bir eksiklikten değil; bilişsel süreçlerimin beni zorlayacak kadar belirgin olmamasındandı.
Tanının geç gelmesi benim için şaşırtıcı değildi.
Ama bir noktada, geriye dönüp bakarak bazı şeylerin adını koymak istedim. Geçtiğimiz günlerde BBC’nin Autism, Empathy and Psychopaths adlı belgesel podcastini dinledim (Nelson, 2025).
Programda özellikle empati alanında, otizme dair bilimsel yanlışların, otizmli araştırmacılar tarafından nasıl düzeltildiği anlatılıyordu.
Bu yayını dinledikten sonra yalnızca araştırmakla yetinmemeye karar verdim.
Bu kez kendi örüntülerimi, bilişsel farklılıklarımı ve kendi deneyimimi, bilimsel bir dille ama kişisel dürüstlükle kayda almak istedim.
Çünkü görünmüyor olmak, var olunmadığı anlamına gelmez.
Ve benim duruşum, tam da bunu göstermek için var.
OTİZM NEDİR? — Tanılarla Değil, İşleyişle Anlatmak
Otizm çoğu zaman davranışlarla tanımlanır.
Göz teması kurmamak, tekrarlayan hareketler, sınırlı sosyal ilgi, sıra dışı iletişim biçimleri…
Ama bu tanımlar herkeste aynı şekilde görünmez.
Bende de böyle değildi.
Otizm yalnızca dışarıdan gözlemlenen belirtilerden ibaret değil; beynin çevreyle kurduğu ilişki biçiminde çalışan farklı bir sistemdir.
Benim için otizm bir davranış kalıbı değil; bir işleyiş farkıdır.
Duyulara gelen bilgiyi işleme, dikkati yönlendirme, içsel düzen kurma, sosyal bağlamları çözümleme ve yanıt üretme süreçlerinin her birinde farklılık gösteren bir yapı.
Benim beynim bir bilgisayar gibi çalışıyor.
Gelen veriyi hızlı, çok katmanlı ve bazen eşzamanlı işler.
Bazı ortamlarda bu sistem oldukça verimli çalışırken, bazı durumlarda çevresel uyaranlarla eşleşmek yerine kendi öncelik sistemine göre işlem yapar.
Bu bir düzensizlik değil; sistemin kendi algoritmasıdır.
Ve bu algoritma, nöroçeşitlilik dediğimiz çerçevenin bir parçasıdır.
Güncel açıklanan haliyle Otizm spektrum bozukluğu (ASD), sosyal iletişimde kalıcı farklılıklar ve sınırlı, tekrarlayıcı davranış örüntüleriyle tanımlanan nörogelişimsel bir farklılıktır (American Psychiatric Association, 2013). Otizmin nörobiyolojik temelleri, sinir sisteminin belirli bölgelerinde gözlenen bağlantısal farklılıklarla ilişkilendirilir (Lai, Lombardo, & Baron-Cohen, 2014).
Prefrontal korteks dikkat yönetimi, planlama ve karar verme gibi yürütücü işlevlerden sorumludur.
Amigdala sosyal uyaranlara verilen duygusal tepkileri düzenler.
Serebellum (beyincik) yalnızca motor koordinasyon değil; bilişsel zamanlama ve içsel senkronizasyon süreçlerinde de aktiftir.
Temporoparietal bileşke ise başkalarının zihinsel durumlarını anlamak ve empati kurmakla ilişkilidir.
Bu bölgelerdeki bağlantı yapıları farklılaştığında, çevreye verilen tepkiler de farklılaşır.
Dışarıdan “alışılmadık” görülebilen bu farklar, içeride oldukça tutarlı ve sistematik bir şekilde işler.
Benim otizmim dışarıdan çok belirgin değildi.
Göz temasım yoktu çünkü görmüyordum.
Sosyal düzenlemelerim vardı ama kendi iç mantığıma göreydi.
İletişimim doğrudan ve akışkandı.
Ama tüm bunların ardında, kendine ait bir işleyiş biçimi olan bilgi işleme sistemim vardı.
Bu nedenle ben bu yazıda otizmi bir etiket olarak değil, kendi bilişsel sistemimi anlamanın bir yolu olarak anlatıyorum çünkü bu yalnızca bir tanı değil; hayatım boyunca benimle birlikte çalışan bir yapı.
Otizmle Karşılaşma ve Tanı Alma Sürecim
Az gören bir çocuk olarak doğdum. Görebilmeyi 4.5 yaşında kullanmaya başladığım bilgisayar ekranında öğrendim. Ailemle birlikte yüz, renk ve nesne tanıma çalışmaları yaparak beynimin görme kapasitesini geliştirdik. Beynin plastisitesi yani beynin deneyime bağlı olarak kendini yeniden örgütleyebilme ve eksik gelen veriyi alternatif yollarla işleyebilme yeteneği sayesinde — %5 gibi çok düşük bir görme oranıyla bile şekilleri, renkleri ve nesneleri anlamlandırabiliyordum (Kolb & Gibb, 2011). 10 yaşımda ise görüşümü tamamen kaybettim.
Bu kaybın ardından birkaç ay geçmişti ki bir hastanenin bekleme alanında bir çocuk olan Mert’le karşılaştım. Kullandığım beyaz bastona dokundu. Bu temasın doğrudanlığı, hiçbir sosyal aracıya ihtiyaç duymaması dikkatimi çekti. AnnesiMert’in Otizmli olduğunu söyledi. Otizm kelimesini o an duydum ilk kez. Eve gider gitmez araştırmaya başladım. Çocuktum ama delice bir merakla, anlamaya çalışarak günlerce okudum, izledim, araştırdım. Otizmi kavramaya çalışırken, fark etmeden kendime yaklaşmaya başlamıştım. Oyun oynadığım yaşlardaydım, oyunlarıma otizmli çocukları aldım. Kurgular oluşturdum. O zamanlar farkında değildim ama aslında kendi içimi kurcalıyormuşum.
Lisede otizmle ilgili projelere katıldım, otizmli insanlarla çalıştım. Yıllar içinde hayatıma tekrar tekrar otizmli insanlar girmeye başladı. Bu, artık tesadüfle açıklanamayacak kadar düzenliydi. Çalıştığım takımlarda, sokaklarda, denizin ortasında bir teknede; otizmli çocukları olan aileler, öğretmenler, tanı süreçlerine eşlik ettiğim çocuklar, kriz anlarında temas ettiğim insanlar… Uçaklarda, fuar alanlarında, bir konferansın en yoğun yerinde ya da duygusal olarak en savunmasız hâlde bile bu temaslar hep yeniden kuruldu. Sanki hayat beni bu insanlarla karşılaştırmakla kalmıyor, bu yapının içine tekrar tekrar çağırıyordu.
Verisiyle hiç karşılaşmadığım için görme engelli insanların da otistik olabileceğini bilmiyordum. Girişimcilik dönemimde geliştirdiğim teknolojileri kullanan görme engelli insanların bazıları otizm davranışları gösteriyordu. O anda çok net bir farkındalık yaşadım: görme engelli insanların da otizmli olabileceği gerçeği sistemler tarafından neredeyse hiç görülmüyordu. Kendi farklılıklarımı gözlemlerken kendimin de bu görünmez profilin bir parçası olabileceğini düşünmeye başladım. O sırada Boğaziçi üniversitesinde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümünde öğrenim görüyordum ve derslerini aldığım nöro psikiyatrist akademisyenlerimize danıştım, bendeki farklılıkları doğruladılar ama “Bu yaştan sonra kendini etiketlemiş olacaksın,” dediler. “Zaten iyi bir noktadasın, bu tanıyı almak hayatında önemli bir şey değiştirmeyebilir.” Başka uzmanlardan da benzer cümleler duydum.
Benim derdim sadece kendime dair bir netlik değil, aynı zamanda daha önce verisiyle dahi karşılaşmadığım bu insanlara dair önemli ve gerçek bir kayıt oluşturmaktı. Tanılanamamış görme engelli otistik kullanıcılarıma baktığımda onlara kendilerinin yalnız olmadığını gösterebilmek, bu profilin bilimsel tanımını mümkün kılabilmek istiyordum. Kararım kesindi. 21 Mart 2024’te İstanbul Nöro Psikiyatri tıp merkezinde üç ayrı testle değerlendirmeye alındım. Testlerin çoğunluğu ebeveynlerin çocuklarını tanımlamasına yönelik soruları barındırdığı için birçok soruyu erken çocukluk dönemimi düşünerek cevaplamam gerekti. Görme engelliler için hâlâ geçerli bir IQ testi olmadığı için de zeka düzeyim ölçülemedi ama davranışsal ve gelişimsel değerlendirmeler sonucunda spektrumda olduğum net olarak ifade edildi.
Tanımı aldım ve hiçbir zaman gizlemedim.
Yakın çevremin otizmli olan bölümüne bu tanı hiç sürpriz olmazken çevremin bir kısmında birçok kişi şaşırdı. Çünkü bildikleri otizm kalıplarıyla uyuşmuyordum. “Sen mi?” dediler. “Bu etiket kariyer yolculuğunda sana engel olur” diyenler de oldu. Ama zaten doğuştan görmeyen bir birey olarak sistemin bana göre kurulmadığını çok önceden öğrenmiştim. Benim için değişen bir şey yoktu. Ama bu kayıt başkaları için çok şey değiştirebilirdi. Umudun etki alanı büyümüştü artık.
O zaman bana bu tanıyı aldıran beynimin işleyişindeki farklılıklara derinlemesine birlikte bakalım.
Dışarıdan Gelen Duyusal Bir Veriyi İşleme Kararı: Tolerans Eşiği ve Hoşlanma Ölçeği Arasındaki Fark
Benim sistemimde her duyusal alan aynı nörobilişsel mantıkla işlemiyor.
Tat ve koku, spektrumda sıkça görülen duyusal işlemleme farklılıkları (sensory processing differences) bağlamında en çok belirginlik gösterdiğim alanlar. Bu alanlarda gelen uyaranlar sistemim tarafından önce hoşlanmama düzeyine göre değerlendirilir. Ancak burada devreye giren ikinci ve kritik bir basamak var: tolerans eşiği. Yani sistemim bu veriye şu anda ne kadar tahammül edebileceğini ölçer ve ardından işlemeyi ya sürdürür ya da durdurur. Bu davranış, spektrumda Kendi kendini düzenleyici filtrelemeyle birlikte duyusal aşırı duyarlılık(sensory over-responsivity with self-regulation filtering) olarak tanımlanır (Schoen et al., 2008).
Örneğin benim için kaymak, siyah zeytin ya da tereyağı gibi bazı tat ve koku uyaranları, çoğu zaman bu eşiği geçemez. Ama aynı uyaran bazı günlerde farklı bir eşik düzeyinden geçebilir. Bu, duyusal sistemin sabit olmaması ama örüntüsel olarak tutarlı olması ile ilgilidir.
Ses ve dokunma alanlarındaysa değerlendirmemi hoşlanma düzeyi üzerinden yapıyorum. Spektrumda bu farklılık “duyusal arayış” (sensory seeking) ve “duyusal kaçınma” (sensory avoidance) uçlarının dışında kalan, hoşlanma temelli filtreleme (affective modulation) olarak açıklanır (Baranek et al., 2001).
Yani sesleri tamamen dışlamak ya da her sesi aşırı aramak gibi kutuplarda değilim. Bir sesin tonu ya da ritmik yapısı, zihinsel işlem alanımı doğrudan etkiliyor. Özellikle saat sesi gibi ritmik ve sabit örüntülerde bu etki artıyor. Bu, spektrumda işitsel takılma (auditory perseveration) olarak geçen — ritmik seslerin bilişsel döngüye takılması — durumuyla örtüşür (O’Connor, 2012).
Dokunsal alanda ise dokunsal ayrım farklılıkları (tactile discrimination differences) görülebilir. Bazı yüzeylerle temas etmek zihinsel olarak beni düzenlerken, bazıları hafif bir hoşnutsuzluk yaratıyor ama yüksek tepki oluşturmuyor. Ancak bu alanda çok belirgin bir sınırım var: Bedenimde benim bile dokunmaktan hoşlanmadığım bazı bölgeler var. Bu bölgelerime istemsiz bir temas geldiğinde sistemim doğrudan tepki veriyor. Bu durum spektrumda savunucu dokunsallık (tactile defensiveness) olarak tanımlanır. Tepki refleksiftir ve bilişsel kontrolle bastırılamaz. Ama bu hassasiyet yalnızca belli bölgelere özgü. Bedenimin geri kalanında dış temasları genellikle rahat tolere edebiliyorum.
Bu yüksek tolerans zamanla gelişti. Görme engelli biri olarak bana genellikle fiziksel yönlendirmelerle temas edildiğinden zamanla bu temaslara alıştım ama bu alışkanlık, spektrumda öğrenilmiş duyusal uyum (learned sensory compliance) olarak adlandırılabilir.
Muhtemelen görsel bağlamım olsaydı bu temaslara bu kadar ihtiyaç olmazdı ve bu toleransı geliştirmezdim.
Duyularımı işlerken sadece fiziksel değil, bilişsel eşikler de devrede.
Bazı verileri elimde bir nesne çevirirken ya da dairesel yürürken daha iyi işlerim. Bu durum spektrumda hareket destekli bilişsel regülasyon (motor-mediated cognitive regulation) olarak tanımlanır (Thelen, 2000). Zihnimde yoğun işlem varsa bedenim de ritmik döngüye girer. Bu da hem duyusal yükü dengelememi hem de işlem sürekliliğini korumamı sağlar.
Benim sistemim, sabit bir hassasiyet değil.
Her veriyi “hoşlandım mı” ya da “dayanabilir miyim” gibi sorularla değerlendirip işlemlemeye karar veriyor.
Ve her duyunun bu kararı alırken kullandığı mekanizma farklı.
Duyusal Yüklenme ve Krizler
Duyusal yüklenmeler spektrumda sık görülen, çevreden gelen çoklu uyaranların aynı anda işlenememesiyle oluşan aşırı uyarılma hâlleridir. Bu durum, ses, ışık, dokunma, koku gibi duyuların eşzamanlı ya da yoğun biçimde sistemde işlem yükü yaratmasıyla oluşur. Bazı bireylerde bu yüklenme, davranışsal krizlerle — örneğin çökme (meltdown), geri çekilme (shutdown) ya da kaçınma tepkileriyle — sonuçlanabilir (Kapp et al., 2019). Ben bu türden krizler hiç yaşamadım. Sistemim genellikle önceden düzenlenmiş yapılarla çalıştığı için, duyusal yük artışı çoğunlukla içsel filtreleme ve fiziksel geri çekilme ile dengeleniyor ancak gerek kendi kullanıcılarımla, gerek birlikte çalıştığım otistik bireylerle bu durumların yoğunluğunu deneyimledim. Dolayısıyla, bu tepkilerin sistemdeki önemini kesinlikle vurgulamak istiyorum. Bu tepkiler, sistemin aşırı yüklenmeye karşı verdiği kendini koruma yanıtlarıdır ve yeniden regülasyonu sağlamak için verilen alarmlardır. Her otistik bireyde bu türden tepkilerin beklenmesinin yanlış olması kadar, gerçekleştiğinde doğru yönlendirmelerin yapılamaması da yanlıştır.
Beynim Nasıl Çalışıyor? — Hız, Odak, Yük ve Görüntü
Beynim hızlı çalışıyor. Ama bu hız sabit değil; kendi iç önceliklerine göre değişiyor.
Bazı verileri çok hızlı işleyip içselleştiriyorum, bazılarını ise bilerek yavaşlatıyorum. Bu bir gecikme değil; tam tersine, bilişsel denge için alınan bilinçsiz bir önlem. Spektrumda bu durum selective cognitive pacing (bilişsel hızı seçici biçimde ayarlama) olarak açıklanıyor (Ozonoff, Pennington & Rogers, 1991).
İlgimi çeken bir şey olduğunda dikkat kendiliğinden oraya yöneliyor. Ama bu sadece bir odak değil; gerçek bir hiperfokus. O anlarda zaman silikleşiyor, çevre bulanıklaşıyor, bedenimin ihtiyaçları sessizleşiyor. Saatlerce aynı veriyle çalışabiliyorum. Yemek yemeyi ya da su içmeyi unuttuğumda aslında unutmuyorum — beynim başka bir şeyi işlemeye odaklanmış oluyor. Bu hâl monotropik dikkat (monotropic attention) olarak biliniyor: beynin aynı anda sınırlı sayıda yolda işlem yapmayı tercih etmesi (Murray, Lesser & Lawson, 2005).
Örneğin bir defasında bunun limitlerini zorlamış ve kendimi on birinci saatin sonunda halen aynı yerde erişilebilir beyin haritası çıkarmak için çalışırken bulmuştum.
Bu özelliğimi bilen ailemden başlayarak ofislerimizdeki ekip arkadaşlarımızdan Silikon Vadisi’ndeki iş ortaklarımıza kadar oluşan geniş bir çevre bana çalışırken yemek veya içmek gibi temel ihtiyaçları hatırlattığı için çok şanslıyım çünkü öbür türlü kahve bardağım istediği kadar masamın üzerinde ve dolu şekilde kalsın onu ya buz gibi yaparım ya da tamamen unuturum.
Bilgiyi sıraya koyma biçimim de nörotipiklerden farklı.
Beynim gelen verileri önemine göre sıralıyor ama bu önem mantıksal değil — duyusal, duygusal ve işlem yüküne göre belirleniyor.
Bu yüzden bazı tarihleri, saniyeleri, cümleleri çok uzun süre tutarken; bazı bilgileri ilk andan itibaren işlem dışı bırakabiliyorum.
Bu, dışarıdan “unutkanlık” gibi görünebilir ama içeriden bakıldığında net bir yük yönetimidir.
Veri beynime ulaştığında yalnızca anlamını değil, onun çağrışımlarını da işlerim.
Bir ses, bir görüntüye; o görüntü, bir kelimeye bağlanır. Bu zincirleme işleyiş associative chaining olarak geçer ve spektrumda oldukça yaygındır (Baranek et al., 2006).
Bazen anlatmaya başlamadan önce durmamın sebebi, beynimde o çağrışım zincirinin neresinde olduğumu yakalamamdır.
Beynim yapı sever. Bilginin sıralı ve bağlamlı gelmesini isterim.
Dağınık bilgi, işlem yükümü artırır çünkü önce onu toparlamam gerekir.
Bu yapı ihtiyacı, spektrumda executive functioning rigidity (yürütücü işlevde esneklik güçlüğü) ile açıklanır (Happé et al., 2006).
Bende bu bir sınırlılık değil, sadece daha fazla ön hazırlık isteyen bir sistemdir.
Aynı şey davranışsal görevlerde de geçerli.
Örneğin yemek yerken bir şey içmem.
Çünkü beynim o sırada yemek yeme görevini yürütüyordur.
İçmek ise başka bir görevdir ve onu sıraya koyarım.
Bu sadece duyusal değil; bilişsel eşzamanlılık sınırlılığıdır.
Benim beynim bir anda iki işlemi yürütmek istemez — çünkü her işlem kendi işlem alanını kaplar.
Bu durum spektrumda executive sequencing preference (görevleri eş zamanlı değil ardışık yapma eğilimi) ve learned sensory compliance (öğrenilmiş duyusal uyum) kavramlarıyla ilişkilendirilir (Murray et al., 2005; Happé et al., 2006).
Sadece içecek ve yemeği değil — yan yana sunulan yiyecekleri bile aynı anda yemem.
Onların bile beynimde bir sıralaması vardır.
İki ayrı tat, iki ayrı görev gibi hissedilir.
Görme yetimi kaybettikten sonra beynimdeki imgeler silinmedi.
Çünkü ben az gören bir çocukken, dünyayı on yıl boyunca %5 oranında gördüm.
Renkler, biçimler, yönler ve mesafeler bana tanıdık.
Ama zamanla bunlar sadece görüntü olmaktan çıktı; duyuyla, anlamla ve bağlamla birleşti.
Bu sürece görsel zihinsel temsil (visual mental representation) denir.
Görsel girdiler azaldığında beynim o boşluğu kendisi doldurmaya başladı.
Bunu görsel hayal gücü plastisitesi (visual imagery plasticity) olarak açıklıyoruz (Kupers & Ptito, 2014).
Renkler hâlâ benim için anlam taşıyor.
Her günün, her ayın, her sayının, her ismin bir rengi var.
Bu durum renk-biçim sinestezisi (color-grapheme synesthesia) ile benzerlik gösteriyor.
Ama bende bu daha çok erken dönem görsel belleğin hayal gücüyle yeniden biçimlenmesi gibi işliyor.
Yani fiziksel görmesem de, beynim renklerin yerini biliyor.
Ve en sonunda şunu söyleyebilirim:
Benim beynim veriyle çalışıyor ama verinin biçimi, sırası, sesi, anlamı ve yükü üzerinden karar veriyor.
Bu kararlar otomatik değil.
Her biri, sistemin kendi içinde aldığı ve işlediği kararlar.
Benim beyin sistemim farklı işliyor — ama tutarsız değil.
Kendi içinde çok sağlam ve oldukça tanıdık.
Bellek, Tarih ve Duygusal Bağlantılar
Benim için bir an sadece yaşanıp bitmez.
Bir sesin tonu, bir kelimenin söylendiği an, bir olayın gerçekleştiği tarih — hepsi beynime birlikte kaydolur.
Ama bu kayıt yalnızca bilgiyle değil; duyguyla, bağlamla ve anlamla birlikte tutulur.
Bu yapı, epizodik bellek (episodic memory) olarak bilinir: kişinin kendi yaşam deneyimlerini bağlam içinde saklama yetisi (Tulving, 2002).
Bende bu sistem sadece çalışmıyor, neredeyse her zaman ön planda duruyor.
Birinin bana kurduğu önemli bir cümleyi, o cümlenin söylendiği saati, arka planda çalan sesi, o anda elimde tuttuğum nesneyi yıllar sonra hatırlayabilirim.
Bu sadece güçlü bir hafıza değil.
Bu, beynimin veriyi işleme biçimi çünkü her bilgi, yalnızca içerdiği anlamla değil, geldiği bağlamla birlikte kodlanıyor.
Spektrumda buna context-bound encoding (bağlam odaklı kodlama) denir (Crane & Goddard, 2008).
Bazı anlar istemsizce geri gelir.
Yıllar önce yaşanmış ama çok belirgin bir duygusal tepkiyle kodlanmış bir sahne, çok sıradan bir tetikleyiciyle bir anda geri çağrılabilir.
Bir ses tonu, bir kelimenin vurgusu ya da bir kokuyla o anı bir bütün olarak yeniden yaşarım.
Bu, spektrumda autobiographical memory amplification (özyaşamsal anıların yoğunlukla yaşanması) olarak tanımlanır (Ben Shalom, 2009).
Yani yalnızca hatırlamak değil; bir nevi yeniden deneyimlemek.
Ve bu sadece duygusal yoğunluk değil, bilişsel yükle de birleşir.
Beynim anıları çoğu zaman duygusal yoğunluğa göre sıralar.
Yani kronolojik sıradan çok, duygusal bağa göre düzenlenir.
Çok eski bir anı, duygusal etkisi nedeniyle daha yakın bir yere düşebilir.
Bu durum spektrumda duygusal belleğin örgütlenme biçiminin “mantık sırasından çok bağ sırasına” göre çalıştığını gösterir (Bonete et al., 2021).
Ama her şeyi de hatırlamam.
Bazen ailede herkesin gülerek anlattığı bir anıya dair beynimde hiçbir şey yoktur.
Aynı yerde, aynı zamanda ben de oradayken…
Hiçbir şey kalmamış olabilir.
Çünkü o anla bağ kuramamışımdır.
Beynim o bilgiyi sadece izlemiş ama işlememiştir.
Bu yüzden benim için hafıza güçlü değil; anlamsal olarak kazılmış olan şeydir.
Bağ kurduğum şeyi kazırım.
Ve kazıdığım şeyi silmekte zorlanabilirim.
Bu sistem, spektrumda affective salience-based retention (duygusal önem üzerinden bilgi tutma) olarak tanımlanır (Mottron et al., 2006).
Yani beynim bir veriye sadece “vardı” diye değil, onunla ne hissettiğime göre karar veriyor.
Ve hissetmemişsem, onu taşımaz. Bir kere taşıdığı zaman da kolayca silemez. Bu nedenle neyi önemsediğime dikkat etmem gerektiği çıkarımıyla da bir filtreleme yapmaya çalışıyorum çünkü önemsediğim şeylerin kalıcı olması belleğimde kapladıkları yerin anlamlı olduğunu bana gösteriyor. Zaten geçici bir şeyi belleğimde uzun süre onunla bağ kurdum diye depolamak istemem. Sonuçta beynimin bellek alanını lüzumsuz yere işgal etmem demek bu. Var olan alanı tasarruflu kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum. O şey geçiciyse ve beklenmeyen bir şekilde hayatımda artık sadece bağ kurduğum için bir yere almam gerekirse, onu oradan silmem zor olduğu için kalıcı olmaması değil de tekrar hatırlamak zorundalığı yorucu olur benim için. Yani artık orada olmuyor olması değil, varlığının bütün bağlamla hatırlanması ana sorundur.
Empati Sistemim: Anlamak Değil, Hissetmek
Empati bende çoğu zaman düşünerek değil, doğrudan hissederek çalışır. Anlamadan önce hissederim. Bazen karşımdaki kişi daha kendi duygusunun ne olduğunu fark etmeden ben onu içeride hissetmeye başlarım. Ama bu empati, yalnızca sezgisel değil; aynı zamanda zihinsel olarak kurduğum, inşa ettiğim bir sistem.
Çocukluğumdan beri genellikle yatmadan önce kurduğum hayallerde, kendimi çoğunlukla yetişkin halimle bir psikolog veya psikiyatrist gibi duygu analizi yapan bir meslekte kurgularım ve farklı duygusal ya da ruhsal durumlar yaşayan insanlara destek olurum. Bu hayaller tekrar eder, biçim değiştirir ama hep aynı şeyi yaparım: anlamaya çalışırım. Çocukken ve ergenlikte sıklığı daha fazla olan bu durum gerçek hayat deneyimleri arttıkça ihtiyacın azalması nedeniyle sıklığını azalttı. Bu sadece bir hayal değil, sentetik veriyle çalışan bir duygusal simülasyon sistemidir. Empatimi yalnızca deneyimle değil, deneyimlenmemiş olanı zihinsel olarak modelleyerek de kurarım. Bu yolla sadece duygu ve durumları kendi içimde tanımlamam, sentetik görsellik de üretirim bu sayede bu durumlarda vermem gereken doğru fiziksel tepkileri de oluştururum. Gerçek hayatta öğrendiklerimin üzerine koymaya ve öğrenmeye devam ederim yani. En güven veren el sıkışmalar, fiziksel duruş biçimleri ve selamlaşmalar da buna dahil. Bunların bilgisine ailemin bana öğrettikleri ve deneyimlerimden yola çıkarak eklemeler yaparken sentetik verilerle de veri setimi genişlettiğim bir dünyam var. Spektrumda bu tür yapı simulation-based empathy (simülasyon temelli empati) olarak tanımlanır — yani karşındakinin duygusunu yalnızca dış ipuçlarıyla değil, onun yerine geçerek içsel olarak yeniden üretmek (Gallese & Goldman, 1998). Benim empati sistemim tam olarak bu modelle işler.
Otizmli bireylerin empati kuramadığına dair yanlış genellemeler uzun süre bilimsel literatürde bile yer aldı; oysa daha güncel çalışmalar, otistik bireylerde hyper-empathy (aşırı empati) ve emotion contagion (duygusal bulaşma) gibi yüksek hassasiyet örüntülerine dikkat çekiyor (Bird et al., 2010; Rogers et al., 2007). Bende bu empati bazen o kadar yoğun olur ki, dış dünyaya karşı yanıtım yavaşlar; çünkü içeride çoktan duyguyla dolmuş bir alan vardır. Dışarıdan “soğuk” ya da “duvarlı” gibi görülebilecek bu anlar, aslında içeride yankılanan fazlalığın dışa aktarılamamasından kaynaklanır. Benim için empati, sadece anlamak değil; duyguyu hem içeride hem dışarıda taşıyabilmek demektir — ve bu taşıma hem doğal hem de simülasyonel bir sistemden beslenir.
Rutinler, Ritüeller ve Sıralama İhtiyacı
Benim için her şeyin bir sırası olmalı. Bu sadece alışkanlık değil, beynimin işlemesi için bir ihtiyaç. Aynı anda iki işi yürütmek çoğu zaman verimsiz geliyor; çünkü her bir görev ayrı bir işlem alanı açıyor. Bu durum dışarıdan “titizlik” gibi görünebilir ama içeriden tam anlamıyla bilişsel yük yönetimidir. Spektrumda bu örüntü, executive sequencing preference (yürütücü işlemlerde sıralı tercih) olarak açıklanır (Happé et al., 2006). Sistemim en iyi ardışıklıkla çalışıyor. Her şeyin öncesi ve sonrası olmalı. Karışıklık sistemime girince yalnızca dikkat dağılmıyor, işlem hızı da düşüyor. Bir görev dışarıdan tek parça gibi görünse de, ben onu çoğu zaman küçük bileşenlerine ayırırım. Giyinmek, çanta hazırlamak, makyaj yapmak… bunların her biri alt görevlerden oluşur. Ve ben bu alt görevleri işlerken yalnızca sıralamayı değil; her birinin bütüne olan etkisini, işlem süresini ve sonunda bir sonraki adıma geçerken bende bırakacağı enerji miktarını da otomatik olarak hesaplarım. Bu nedenle bu sıralamayı bir kez kurduysam kolay kolay değiştirmeye ihtiyaç duymam çünkü değiştirmek, yeniden işlem yükü anlamına gelir. Bu da verimsizliktir.
Bir girişimci olarak adaptasyon ve tolerans gibi özelliklerim sayesinde çevik ve esnek olduğumu söyleyebilirim ancak bu herkeste farklı işleyen bir özellik. Bendeki adaptasyonu bütün spektrumdan bekleyemeyiz. Yeni bir şey deneyeceksem önce onu zihnimde kurarım, ardından uygularım. Bu kurgu bana kontrol alanı sağlar. Bu yüzden bazı şeylerin yeri, zamanı, biçimi değiştiğinde bedenim değil; beynim güvende hissetmez. Bu örüntü spektrumda predictability-seeking behavior (öngörülebilirlik arayışı) olarak açıklanır ve regülasyonun bilişsel temelini oluşturur (South et al., 2005).
Ritüel dediğim şeyler ise dışarıdan görünen davranışlar değil, içsel örgütlenmelerdir. Aynı düşünceyi hep aynı şekilde açmak, belirli kavramlar arasında sabit bir geçiş yolu izlemek, hep aynı mantıksal sırayla ilerlemek… Bunlar benim sistemimde güvenli geçiş kapılarıdır. Duyusal değil; bilişsel konfor üretirler. Hatta bu örüntüler zaman zaman şarkılarla bile birleşebilir. Örneğin bir şarkıyı dinledikten sonra kötü bir şey olduysa, beynim o şarkıyı “tetikleyici” olarak etiketler. O şarkıyı genelde tekrar dinlemem. Tersine, olumlu bir deneyimle eşleşmişse, aynı şarkıyı tekrarlarım. Lisedeyken her sınavdan önce aynı şarkıyı tam 3 kez dinlerdim. Ne 2, ne 4. 1.25x hızda, ama asla 1.5x değil. Çünkü o hız, şarkının etkisini “bozardı”. Üniversitede bu sistem çalışmadı. Güncelleme geldi. Şimdi gülüyorum ama o zamanlar bu sistem, beynimin algoritmik bir parçası gibiydi.
Maskelenme: Görünür Olanın Gerisindeki Sistem
Ben uzun süre maskelenmenin ne olduğunu bilmeden maskeliydim. Otizmle ilgili tanımları öğrenene kadar o davranışların adı olduğunu bile bilmiyordum. Çünkü benim sistemim, uyum sağlamak için otomatik olarak katmanlar üretmişti. Gülümsediğimde sıcak göründüğümü fark ettiğim için gülümsemeyi öğrendim. Diğer yüz ifadelerini bilmiyorum çünkü hiç görmedim. İnsanlar beni çok doğal bulurlar. Bu doğallık, ince ince örülmüş bir dizi uğraşının sonucu. Görme engelli olmam, bu süreci benden bağımsız kılmadı. Ailem hiçbir zaman davranışlarımı “zaten görmüyor” diyerek açıklamadı. Aksine, görmüyor olsam bile insanlarla konuşurken doğrudan onlara bakmam, postürümün dik olması, yüz ifadelerimin önemli oluşu, stimming gibi davranışların dışarıdan nasıl algılanabileceği gibi birçok sosyal gösterge bana çocukluğumdan itibaren öğretildi. Görmediğim mimiklerin nasıl göründüğü konusunda sezgisel değil, sistemli bir öğrenme sürecine tabi tutuldum.
Bu süreçte duygularımı gizlemedim. Hâlâ da gizleyemem. Altı temel duygum yüzümden doğrudan okunur. Bu da beni sosyal olarak fazla şeffaf kılar. En çok da gülümsemeyi severim. Onun etkisini bilerek ve isteyerek kullanırım. Bilinçli olarak yaptığım ve beni tamamladığına inandığım bir mimiktir. Beni hormonel açıdan da mutlu eder, karşımdakini de öyle. Diğer yüz ifadeleri konusunda aynı bilinç bende yok. Onların nasıl kasıtlı yapıldığını da bilmiyorum ve bunu keşfetmek gibi bir niyetim de hiç olmadı. Bu fark görmememden mi, yoksa otizmimden mi kaynaklanıyor, bilmiyorum. Ama bir mimik seçmek mümkünse, ben gülümsemeyi seçiyorum.
Otizmli kadınların büyük çoğunluğunda görülen bu davranış şekli bilimsel literatürde camouflaging (maskelenme) olarak tanımlanır. Bu; otistik özellikleri bastırmak, uyumlanmak ya da gizlemek için bilinçli ya da bilinçsiz olarak geliştirilen stratejilerdir (Hull et al., 2017).
Yüz ifadeleri nörobilimsel olarak evrensel kabul edilen altı temel duygu üzerinden sınıflandırılır: mutluluk, öfke, üzüntü, tiksinti, korku ve şaşkınlık (Ekman & Friesen, 1971). Ancak nörotipik bir birey ortalama 21 farklı yüz ifadesi üretebilir (Jack et al., 2014). Ben bunların çoğunu bilmiyorum.
Bağ Kurmak: Düzen, Derinlik ve Duygusal Rezonans
Çocukken sosyal ilişkilerde hep yaşıtlarımın çok önünde olduğumu söylerlerdi. Onların güldüğü şeyler bana anlamsız gelirdi. Beni anlamadıklarını çok erken fark ettim ve çoğu zaman dışarıdan izlemede kalmayı tercih ettim. Sosyal ortamlarda bulunmakla bağ kurmak arasında derin bir fark vardı ve ben bunu sezgisel olarak biliyordum. Ama bu durum ergenlikte değişti. Gelişen becerilerim yalnızca akademik alanda değil, sosyal ilişkilerde de beni etkileyici ve güvenilir kıldı. İnsanlarla bağ kurarken dürüstlüğüm ve özverim ilişkileri derinleştirdi. Bu benim hikâyemde böyle gelişti ama ne yazık ki pek çok otizmli ergenin hikâyesi dışlanma, yanlış anlaşılma ve zorbalıkla dolu. Özellikle sosyal rolleri fark ettirmeden maskeleyemeyen bireyler sistemin dışında bırakılabiliyor. Bu dışlanma sadece yalnızlık değil, yorucu bir sürekli uyarılmışlık hâli yaratıyor.
Yaygın bir inanç var: Otistik bireyler her kelimenin yalnızca ilk, düz anlamını algılar. Bu doğru değil. Bizler bağlamı analiz etmede oldukça başarılıyız. Ancak o anda işlem kapasitem başka bir görevle meşgulse ya da bilişsel yük fazlaysa, bağlamı değerlendirmem gecikebilir. Bir keresinde biri bana “Zülal binlerce araç var burada!” demişti, ben de ciddi ciddi “Nereden saydın ki?” diye sormuştum. O an için bağlamı filtreleyememiştim. Yakın çevrem bu tür durumları çok eğlenceli buluyor. Kız kardeşim ve bazı arkadaşlarım bunun mizah olduğuna inanıyorlar, ama ben o an gerçekten bunu düşünüyor olabiliyorum. Sonra bağlamı fark ediyorum ama artık çoktan gülünmüş oluyor. Bu örüntü, spektrumda contextual lag (bağlam çözümlemede gecikme) ya da literal initial parsing (dilin ilk katmanının öncelikli yorumlanması) gibi terimlerle açıklanır (Ozonoff & Miller, 1996). Bu bir eksiklik değil; işlem gücünün yeniden dağıtılması anlamına gelir.
Başarının Kaynağı Otizm Mi?
Bana bazen başarımın sırrının “Asperger” olmam kaynaklı olduğu ima ediliyor. Sanki yüksek işlevli otizm, tüm bu çıktılarımın kaynağıymış gibi. Oysa bu, hem bana hem de spektrumun tamamına yapılmış çok yüzeysel bir indirgeme. Öncelikle, Asperger sendromu artık tanı sistemlerinde ayrı bir başlık değil; otizm spektrum bozukluğunun bir parçası. “Yüksek işlevlilik” ise yalnızca dışarıdan gözlenen performansa göre yapılan bir sınıflandırma. Oysa içerideki bilişsel, duygusal ve fizyolojik süreçlerin karmaşıklığı bu terimle açıklanamaz. Ben bir alanda derinleştiysem, bu yalnızca sistemimin örüntüsel yapısından değil, çabamdan, merakımın yönünden ve çok çalışmamdan kaynaklandı. İlgi alanım nörobilim oldu ama başka biri için bu dinozorlar da olabilirdi. Alan değil, yönelim ve ısrar belirler.
Ben başarılarımı otizmime borçlu değilim. Otizmim, sadece zihinsel haritamın farklı örgütlendiği bir altyapı. Ben bu altyapının üzerine, kendi seçimlerimi, yeteneklerimi ve gelişim alanlarımı koyarak yürüdüm. Görme engelli, otizmli ve genç bir kadın olarak, tüm bu kimliklerin görünmez kılındığı bir sistemde bu kadar ileri gitmişsem, bu yalnızca “nöroçeşitli olduğum için” değil, o çeşitliliği tanıyıp yapılandırabildiğim için mümkün oldu. Başarıya tek bir neden atamak kolay olabilir ama ben kolay yollardan gelmedim. Ve hiçbir yönüm tek başına beni tanımlamaya yetemez.
Otizmli olmak dahi olmak demek değildir. Ama bazı otizmli bireylerin belirli alanlarda derinleşme kapasitesi, onları yüksek performansa taşır. Bu başarı ise otizmin kendisinden değil; o sistemin doğru yönlendirilmesinden, desteklenmesinden ve bireyin çabasından gelir.
Dahilik sabit bir tanım değil, yönlendirilmiş bir potansiyeldir. Newton da otistik olabilirdi; ama onu Newton yapan sadece farklı bir beyin yapısı değil, o beyin yapısına inşa ettiği yollar ve o yolları koşulsuz destekleyen sistemlerdi.
Benzer biçimde, ben de yalnızca nöroçeşitli olduğum için değil, bu çeşitliliği anladığım, yönettiğim ve dönüştürdüğüm için buradayım.
Öneriler
Görme engelli otizmli insanlarla ilgili yapılan araştırmalar oldukça kısıtlı bir havuza sahip. Daha çok araştırma yürütülmesi istendiğindeyse, bu alanda özelleşmiş araştırma merkezleri henüz bulunmuyor. Var olanlar genel olarak Otizm üzerine yoğunlaşıyor ancak bugün tanılamadan müdahale süreçlerine kadar her basamak gören otizmli çocuklar için tasarlanmış durumda. Burada yapılması gereken ilk şey: Görememeyi ana problem olarak raporlara geçirirken eşlikçileri gözden kaçırmamak. Alan uzmanlarını bu yönde doğru eğitmek. Görememeyle nörogelişimsel farkları birbirinden ayırt edebilecek donanımda olmalarını sağlamak veya o donanıma erişenleri sahada görevlendirmek. Her görme engelli çocuk okula başlarken veya merkezi bir sınava girmesi gerektiğinde bu raporları alıyor. Aileleri o süreçlerde dahi yakalasak, önemli yollar kat edilebilir. Verisi olmayan bir insan topluluğuyla çalışmak çok zor çünkü birçok şey deneysel kalıyor ve ileriye gidemiyor. Bize doğru ve erken müdahalelere ihtiyacı olan görme engelli otistik çocuklar, gençler ve yetişkinler gerekiyor ki hiç var olmamış bu sistemi birlikte kuralım. Otizm her geçen gün artıyor ve makas gittikçe açılıyor. Kaybedecek vaktimiz kesinlikle yok.
Sonuç
Bu yazı, yalnızca benim otizmim üzerine değil; görünmeyenin, geç tanınanın ve az temsil edilenin üzerine bir kayıt. Görme engelli, otizmli ve kadın bir genç olarak; hem bilimsel literatürde hem sosyal hafızada yok sayılan bir kesişimin içinden ses veriyorum. Bu, bir istisna anlatısı değil. Bu, sistemin tanımadığı yüzlerin kendi tanımlarını oluşturma süreci. Otizmimi romantize etmeden, eksiklik ya da üstünlük çerçevesine hapsetmeden; onu bir bilişsel işleyiş farkı olarak ele alıyor ve bu farkın içinden geçen hayatı olduğu gibi kayda alıyorum çünkü nöroçeşitliliği yalnızca kavram olarak değil, deneyim alanı olarak tanımlamak için kişisel anlatıya da ihtiyaç var. Bu metin, bu ihtiyacın karşılıklarından biri. Başka kadınlar, başka nöroçeşitliler, başka görme biçimleri bu boşlukları doldurdukça hem bilim genişleyecek hem dünya. Görünürlük bir ayrıcalık değil; bir hakkın temsilidir. Ve bu yazı, görme engelliliğin, kadın olmanın ve Otizmin kesişiminde olan birinin o hakkı kullanan dünya üzerindeki ilk temsilidir ve öz bilişsel çözümlemesidir.
Kaynakça
1. American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing. https://doi.org/10.1176/appi.books.9780890425596
2. Baranek, G. T., David, F. J., Poe, M. D., Stone, W. L., & Watson, L. R. (2006). Sensory experiences questionnaire: Discriminating sensory features in young children with autism, developmental delays, and typical development. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 47(6), 591–601. https://doi.org/10.1111/j.1469-7610.2005.01546.x
3. Baranek, G. T., Foster, L. G., & Berkson, G. (2001). Sensory defensiveness in persons with developmental disabilities. Occupational Therapy International, 8(3), 143–155. https://doi.org/10.1002/oti.110
4. Ben Shalom, D. (2009). The medial prefrontal cortex and integration in autism. Neuroscientist, 15(6), 589–598. https://doi.org/10.1177/1073858409347397
5. Bird, G., Silani, G., Brindley, R., White, S., Frith, U., & Singer, T. (2010). Empathic brain responses in individuals with autistic traits: A functional MRI study of action observation. Brain, 133(2), 611–623. https://doi.org/10.1093/brain/awp306
6. Bonete, S., Molinero, C., & Molinero, C. (2021). Memory and emotion in autism spectrum disorder: A review. Research in Autism Spectrum Disorders, 83, 101763. https://doi.org/10.1016/j.rasd.2021.101763
7. Crane, L., & Goddard, L. (2008). Episodic and semantic autobiographical memory in adults with autism spectrum disorders. Journal of Autism and Developmental Disorders, 38(3), 498–506. https://doi.org/10.1007/s10803-007-0410-2
8. Ekman, P., & Friesen, W. V. (1971). Constants across cultures in the face and emotion. Journal of Personality and Social Psychology, 17(2), 124–129. https://doi.org/10.1037/h0030377
9. Gallese, V., & Goldman, A. (1998). Mirror neurons and the simulation theory of mind-reading. Trends in Cognitive Sciences, 2(12), 493–501. https://doi.org/10.1016/S1364-6613(98)01262-5
10. Happé, F., Booth, R., Charlton, R. A., & Hughes, C. (2006). Executive function deficits in autism spectrum disorders and attention-deficit/hyperactivity disorder: Examining profiles across domains and ages. Brain and Cognition, 61(1), 25–39. https://doi.org/10.1016/j.bandc.2006.04.006
11. Hull, L., Petrides, K. V., Allison, C., Smith, P., Baron-Cohen, S., Lai, M. C., & Mandy, W. (2017). “Putting on My Best Normal”: Social camouflaging in adults with autism spectrum conditions. Journal of Autism and Developmental Disorders, 47(8), 2519–2534. https://doi.org/10.1007/s10803-017-3166-5
12. Jack, R. E., Sun, W., Delis, I., Garrod, O. G., & Schyns, P. G. (2014). Four not six: Revealing culturally common facial expressions of emotion. Journal of Experimental Psychology: General, 143(2), 728–750. https://doi.org/10.1037/a0036042
13. Kapp, S. K., Steward, R., Crane, L., Elliott, D., Elphick, C., Pellicano, E., & Milton, D. (2019). ‘People should be allowed to do what they like’: Autistic adults’ views and experiences of stimming. Autism, 23(7), 1782–1792. https://doi.org/10.1177/1362361318805468
14. Kolb, B., & Gibb, R. (2011). Brain plasticity and behaviour in the developing brain. Journal of the Canadian Academy of Child and Adolescent Psychiatry, 20(4), 265–276. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3199770/
15. Kupers, R., & Ptito, M. (2014). Compensatory plasticity and cross-modal reorganization following early visual deprivation. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 41, 36–52. https://doi.org/10.1016/j.neubiorev.2014.01.001
16. Lai, M. C., Lombardo, M. V., & Baron-Cohen, S. (2014). Autism. The Lancet, 383(9920), 896–910. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(13)61539-1
17. Murray, D., Lesser, M., & Lawson, W. (2005). Attention, monotropism and the diagnostic criteria for autism. Autism, 9(2), 139–156. https://doi.org/10.1177/1362361305053251
18. Nelson, S. (2025, May 15). Autism, empathy and psychopaths (№7) [Audio podcast episode]. In BBC World Service — The Documentary Podcast. BBC. https://www.bbc.com/sounds/play/p0l9z7bj
19. O’Connor, K. (2012). Auditory processing in autism spectrum disorder: A review. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 36(2), 836–854. https://doi.org/10.1016/j.neubiorev.2011.11.008
20. Ozonoff, S., & Miller, J. N. (1996). Teaching theory of mind: A new approach to social skills training for individuals with autism. Journal of Autism and Developmental Disorders, 26(4), 433–443. https://doi.org/10.1007/BF02172297
21. Ozonoff, S., Pennington, B. F., & Rogers, S. J. (1991). Executive function deficits in high‐functioning autistic individuals: Relationship to theory of mind. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 32(7), 1081–1105. https://doi.org/10.1111/j.1469-7610.1991.tb00323.x
22. Rogers, K., Dziobek, I., Hassenstab, J., Wolf, O. T., & Convit, A. (2007). Who cares? Revisiting empathy in Asperger syndrome. Journal of Autism and Developmental Disorders, 37(4), 709–715. https://doi.org/10.1007/s10803-006-0197-8
23. Schoen, S. A., Miller, L. J., Brett-Green, B. A., & Nielsen, D. M. (2008). Physiological and behavioral differences in sensory processing. Frontiers in Integrative Neuroscience, 2, 4. https://doi.org/10.3389/neuro.07.004.2008
24. South, M., Ozonoff, S., & McMahon, W. M. (2005). Repetitive behavior profiles in Asperger syndrome and high‐functioning autism. Journal of Autism and Developmental Disorders, 35(2), 145–158. https://doi.org/10.1007/s10803-004-1992-8
25. Thelen, E. (2000). Motor development as foundation and future of developmental psychology. International Journal of Behavioral Development, 24(4), 385–397. https://doi.org/10.1080/016502500750037949
26. Tulving, E. (2002). Episodic memory: From mind to brain. Annual Review of Psychology, 53, 1–25. https://doi.org/10.1146/annurev.psych.53.100901.135114