Otizm, yalnızca bir tanı değil; bir yaşam biçimi, bir algı farklılığı ve çoğu zaman da yanlış anlaşılmaların gölgesinde bir varoluş mücadelesidir. Tanıların ötesine geçerek bireyin bütünlüğünü, haklarını ve deneyimlerini merkeze alan bir yaklaşımın gerekliliği gün geçtikçe daha da görünür hâle geliyor. Bu yazıda, psikotik bozukluklar ile otizm spektrum bozukluğu (OSB) arasındaki ayrımın ne denli karmaşık ve hassas olduğunu ele alan bir vaka serisi üzerinden, Türkiye’de ve Avrupa’da otizmli bireylerin karşılaştığı sağlık ve ifade sorunlarına dair güncel bir çerçeve sunacağız.
Psikoz mu, Otizm mi? Tanının Kesiştiği Yerler
Yayımlanan bir vaka serisinde, özellikle ergenlik ve yetişkinlik döneminde psikoz ve otizm arasındaki sınırların bulanıklaştığı altı çarpıcı örnek paylaşılıyor. Bu vakalarda:
- Otizmi olan bireyler yanlışlıkla şizofreni tanısı almış.
- Farklılığı anlamlandıramayan sistemler, otistik bireylerin duygusal tepkilerini “psikotik atak” olarak etiketlemiş.
- Toplumsal dışlanma ve alay, bazı bireylerde paranoid tepkilere neden olmuş.
- Gerçeklik algısı ile mecaz arasındaki farkın anlaşılamaması, “akut psikoz” tanılarına yol açmış.
- Otizmli bireylerde bipolar bozukluk gibi eş tanıların gözden kaçtığı görülmüş.
Bu vakalar, bir gerçeğin altını kalın çizgilerle çiziyor: Tanı sistemleri bireyleri değil, birey tanı sistemlerini eğitmek zorundadır.
Yunanistan Raporu: Veriler Ne Söylüyor?
2021 yılında yayımlanan Yunanistan merkezli bir rapor, sayılara dayalı bir otizm manzarası sunuyor. Raporun dikkat çekici bulgularından bazıları:
- Otizm tanılı bireylerin %85’i haftada en az 4 terapi seansı alıyor.
(Ancak nitelik hakkında bilgi yok.) - Veriler yalnızca özel eğitime erişebilen bireyleri kapsıyor.
(Yani yoksul, kırsalda yaşayan ya da tanı almamış bireyler bu tabloya dahil değil.) - Otizmli kız çocukların görünmezliği hâlâ büyük bir sorun.
- Aileler yalnızlaştırılmış ve destek sistemleri yetersiz.
Hatta “yüksek işlevli” görülen bireylerin neredeyse hiçbir desteğe ulaşamadığı belirtiliyor.
Bu tablo, yalnızca Yunanistan’ın değil, Türkiye’nin de geleceği olabilir.
Türkiye’de Sessiz Veriler ve Sessizleştirilen Sesler
Türkiye’de otizm verileri hâlâ şeffaf değil. Oysa sahadan gelen gözlemler, sayısal verilerden çok daha çarpıcı:
- Tanı alma yaşı geç, fırsat eşitsizliği derin.
- Terapi merkezleri, bir “saatlik hizmet” sunarken, otizmli bireyin öznel deneyimi göz ardı ediliyor.
- Otizmli bireylerin seksüel kimlikleri, öfke ifadeleri, ilişkisel ihtiyaçları hâlâ tabu.
- Aileler sistemde “terapi koordinatörü”ne dönüşüyor ama hiçbir destek almıyor.
OTSİ Ne Diyor?
OTSİ – Otizm Topluluğu için Sağlık, İfade ve Eşitlik İnisiyatifi, bu noktada yalnızca tanısal yaklaşımlara değil, ilişkisel, hak temelli ve topluluk merkezli bir bakışa işaret ediyor.
Biz şunu savunuyoruz:
- Tanıdan önce hikâye dinlenmelidir.
- Sadece erken tanı değil, erken anlayış da gereklidir.
- Otistik bireylerin sağlık, ilişki ve ifade hakkı bir lütuf değil, haktır.
- Aileler sistemin destekleneni değil, ortağıdır.
- Toplum, terapi merkezlerinden değil, birlikte yaşamaktan öğrenmelidir.
Son Söz
Otizm, sadece terapötik değil; aynı zamanda politik ve etik bir meseledir. Kimin sesi duyuluyor, kimin bedeni “problemli” sayılıyor, kimin öfkesi hastalıklaştırılıyor, bunları sormadan toplumsal eşitlik mümkün değildir. Bizim çağrımız, sadece klinik sistemlere değil; toplumun tamamına.
Tanının ötesinde bir yaşam mümkündür. Otizmli bireyler tanının değil, hayatın öznesidir.
Kaynak : https://www.mdpi.com/2077-0383/9/7/2163