Otizm, artık toplumun daha çok duyduğu bir kavram. Ama çoğu insan otizmi önce kitaplardan ya da bilimsel makalelerden değil, filmlerden ve dizilerden öğreniyor. Yani beyaz perdede gördüklerimiz, otizmi nasıl anladığımızı doğrudan etkiliyor. İşte sorun da tam burada başlıyor: Çünkü medya otizmi çoğunlukla yanlış ya da eksik anlatıyor.
Gelin, bu yanlış temsillere biraz yakından bakalım.
1. Dâhi Olmak Zorunlu mu? – Rain Man Etkisi
1988 yapımı Rain Man, otizmi tüm dünyaya tanıtan ilk büyük film oldu. Raymond karakteri (Dustin Hoffman) olağanüstü bir hafızaya sahipti, rakamlarla inanılmaz şeyler yapabiliyordu.
Evet, bazı otistik bireylerin “savant” denilen çok özel becerileri var. Ama bu, otizmli kişilerin çok küçük bir kısmında görülüyor. Çoğu kişi bu tür yeteneklere sahip değil.
Sorun şu: İnsanlar bu filmi izledikten sonra otizmi hep “dâhilik” üzerinden düşünmeye başladı. Günlük yaşamda desteğe ihtiyaç duyan, ama olağanüstü yetenekleri olmayan milyonlarca otistik insan ise görünmez hale geldi.
2. Olağanüstü Başarı Hikâyeleri – Temple Grandin
HBO’nun Temple Grandin filmi de benzer bir noktaya işaret ediyor. Temple Grandin, hayvan davranışları üzerine dünyaca ünlü bir uzman. Onun hikâyesi ilham verici, evet.
Ama her zaman bu tarz “istisnai başarı” hikâyeleri ön plana çıkarıldığında, toplumda şöyle bir beklenti oluşuyor: “Otistiksen ya olağanüstü bir dehan olmalısın ya da hikâyen anlatılmaya değmez.” Bu da birçok kişinin gerçek yaşam deneyimini gölgede bırakıyor.
3. Otistik Karakter = Yan Karakter
Bir başka sorun ise şu: Otistik karakterler çoğu zaman hikâyenin kahramanı değil. Daha çok diğer karakterlerin hayatını değiştirmek için bir araç gibi sunuluyorlar.
Örneğin, Rain Man’de asıl odak Raymond değil, onunla yolculuk yapan kardeşinin dönüşümü. Benzer şekilde Sia’nın çok eleştirilen Music filminde de otistik karakter, bakıcının içsel yolculuğunu başlatan bir “tetikleyici” işlevinde. Yani otistik kişi bir insan değil, bir “MacGuffin”e dönüşüyor.
4. Gerçek Hayat Çok Daha Çeşitli – Life, Animated
Life, Animated belgeseli, Disney filmleri sayesinde yeniden iletişim kuran Owen’ın hikâyesini anlatıyor. Çok dokunaklı ve umut verici. Ama yine “özel bir durum” vurgusu var: Sanki otistik bireylerin fark edilmesi için mutlaka sıra dışı bir özelliklerinin olması gerekiyormuş gibi.
Oysa birçok otistik insan, gündelik hayatı sürdürmeye çalışıyor. İş bulmak, arkadaş edinmek, duyusal hassasiyetlerle baş etmek gibi konular çok daha temel ve önemli.
5. Otizmin İç Dünyası Nerede?
Hattenstone’un kızı Maya’nın söylediği çok çarpıcı bir şey var:
“Filmlerde ya aşırı dâhi ya da çok belirgin tikleri olan otistik karakterler var. Ama çoğumuz böyle değiliz. Asıl önemli olan, otizmin içeriden nasıl hissettirdiği.”
Gerçekten de medyada eksik olan şey bu: Otizmin içsel boyutu. Göz teması kurmanın nasıl zorlayıcı olabileceği, duyusal dünyayı farklı yaşamanın ne demek olduğu, sosyal ilişkilerin nasıl yorucu hissettirdiği… Yani otistik bireylerin günlük deneyimleri.
Sonuç: Gerçek Hikâyelere Alan Açmak
Filmler ve diziler, otizmi tanıtmak için güçlü bir araç olabilir. Ama bunun için klişelerden uzaklaşmaları gerekiyor. Otistik bireyleri sadece “dâhi” ya da “drama unsuru” olarak değil, kendi hikâyeleri olan gerçek insanlar olarak göstermek çok daha değerli.
Çünkü otizm tek bir kalıba sığmaz. Her birey farklıdır. Ve en önemlisi: Otistik kişilerin kendilerini temsil etmesine alan açmak, toplumun otizmi gerçekten anlamasının en doğru yolu olacaktır.
Sizce, izlediğiniz dizilerde ya da filmlerde otizm nasıl gösteriliyor? Gerçek deneyimlere yakın mı, yoksa klişelerle mi sınırlı?