Carl Gustav Jung ” Psikoterapi Pratiği” Kitabından
* 1931 yılı, Dresden’ deki Psikoterapi Umumi Hekimler Cemiyetinin kongresindeki bir sunum, hem kongre raporunda hem de Wirklichkeit der Seele, 3. baskı, 1947, s. 68 ffide yayımlanmıştır
Rüya analizi terapide kullanılabilir mi, bu henüz çokça tartışılan bir konu. Çoğu kimse rüya analizini nevrozun pratik tedavisinde vazgeçilmez görüyor ve böylelikle rüyayı, ruhani önemi açısından bilince eş değer bir fonksiyon seviyesine yükseltiyor. Yine bazıları rüya analizinin geçerliliğini inkâr edip rüyayı böylelikle ruhun önemsiz bir yan ürünü haline sokuyor. Nevroz etiyolojisinde bilinçdışına belirleyici bir rol biçen her görüşün, söz konusu bilinçdışının doğrudan dışavurumu olarak rüyaya da esaslı ve pratik bir önem atfettiği aşikârdır. Yine aşikârdır ki bilinçdışım yalanlayan veya hiç yoksa etiyolojik açıdan önemsiz gören bir yaklaşım, rüya analizini de fuzuli bulacaktır.
1931 yılında Carus diye biri bilinçdışı kavramını şekillendirdikten yarım asır, Kant diye biri “karanlık tasavvurların uçsuz bucaksız sahası’ndan bahsettikten bir asır, Leibniz diye biri ruhtaki bilinçdışı bir şeyden söz ettikten yaklaşık iki yüz yıl sonra, bir Janet’in – Flournoy ve çok sayıda başka kimselerin başarılarından bahsetmiyorum bile – bütün bu kişilerden. sonra bilinçdışı gerçeğinin ihtilaflı bir şey olmasına teessüf dilebilir.
Fakat yalnızca pratik bir meselenin söz konusu olduğu burada, her ne kadar rüya analizi meselemiz, bilinçdışı hipoteziyle düşüp kalksa da ben bilinçdışım savunmaya geçmeyeceğim. Bu olmadan rüya salt lusus naturae, yani parça pinçik artıkların manasız bir halitasıdır. Fakat rüya gerçekten böyle olsa, rüya analizinin kullanılabilirliği hakkında bir tartışmaya bahane bile bulamazdık. Bu konuyu biz ancak bilinçdışım takdir etmek zemininde ele alabiliriz, zira rüya analizinin öne sürdüğümüz amacı, öylesine bir fikir egzersizi değil, nevrozun açıklanması veya tedavisi için yeterli görülen, şimdiye dek bilinçdışı kalmış içerikleri bulup çıkarmak ve bunların farkına vardırmaktır. Bu hipotezi kabul edilemez gören kişi için rüya analizinin kullanılabilirliği meselesi de mevcut değildir.
Bilinçdışı, etiyolojik bir önemi haiz, rüyalar da bilinçdışı ruhani faaliyetin doğrudan tezahürü olduğundan bu hipotezimizin temelinde, rüyaları analiz ve tabir çabası, başta bilim noktasından, teorik olarak meşru bir girişimdir. Bu çabanın başarıya ulaşmasma göre, terapideki muhtemel etkisi bir yana, bundan öncelikle ruhani etiyolojinin yapısına bilimsel bir bakış kazanmayı bekleyebiliriz. Fakat pratisyen için bilimdeki keşifler en fazla terapi faaliyetinin sevindirici bir yan ürünü anlamına gelebileceğinden, etiyolojinin içyüzünün salt teoriyle aydınlatılması ihtimali, rüya analizinin pratikte kullanımı için pek de yeterli bir sebep veya işaret sayılmayacaktır. Meğerki hekim bu açıklayıcı aydınlatmadan, terapi açısından bir etki umut etsin. Bu durumda hekim, rüya analizinin kullanımını hekimlik vazifesi haline sokar. Bilindiği üzere Freud ekolü, aydınlatma ve açıklamanın, yani bilinçdışı etiyolojik faktörlerin tamamen farkına varılmasının terapi açısından çok büyük önemi olduğu noktasında durur.
Önce bu eklentinin gerçeklere dayanarak haklı olduğu açısından bakarsan geriye sadece rüya analizinin tek başma mı, göreceli olarak mı, yani başka metotlarla bir arada mı bilinçdışının etiyoloj sini bulup çıkarmaya uygun olduğu, yoksa hiç mi uygun olmadığı sorusu kalır. Freud’un yaklaşımının malum olduğunu farz edebilirim, sanırım. Bu yaklaşımı ancak şu şekilde onayabilirim ki rüyaların, yani baştaki rüyaların, diğer bir deyişle tedavinin en başından beri olan rüyaların, etiyolojik açıdan önemli faktörü bariz şekilde gün yüzüne çıkarması nadir değildir. Şu örnekle maksadımızı açıklayalım.
İdareci pozisyonundaki bir adam bana danışıyor. Utangaçlıktan, güvensizlik, baş dönmesi, ara sıra istifra, göz kararması, nefes darlığından mustarip; dağ tutmasına, karıştırılacak kadar benzer bir durum. Hastanın olağanüstü başarılı bir kariyeri var. Hayatına fakir bir çiftçinin gayretli oğlu olarak başlayıp çalışkanlığı ve yeteneğiyle kademe kademe, daha geniş bir sosyal terfi için inanılmaz ümit vaat eden idari bir pozisyona yükselmiş. Hasta gerçekten de artık, şayet aniden nevrozu araya girmese iyice açılabileceği asıl sıçrama tahtasına ulaşmıştı. Hasta burada, o herkesin bildiği cümleyi telaffuz etmekten kendini alamadı; “Tam da . . vs. Dağ tutmasının belirtileri hastanın tuhaf durumunu aşikâr biçimde tasvir etmek için bire bir duruyor. Hasta, gece gördüğü iki rüyayı da danışmaya gelirken beraberinde getirmişti. İlk rüyası şöyle:
Yine doğduğum küçük köydeyim. Sokakta, beraber okula gittiğimiz birkaç köylü çocuk duruyor. Onları tanımazdan gelip yanlarından geçiyorum. İçlerinden birinin beni işaret ederek şöyle dediğini işitiyorum: köyümüze pek sık da uğramıyor.
Bu rüyada hastanın kariyerinin mütevazı çıkış noktasına yapılan işareti görüp bunun ne demeye geldiğini anlamak için akrobatik yorumlara lüzum yok. Anlamı açıkça şudur: “Ne kadar aşağılardan başladığını unutuyorsun.”
İkinci rüya şöyle:
Seyahate çıkacağımdan telaş içindeyim. Bavulumu arıyorum fakat bir şey bulamıyorum. Zaman geçiyor, tren hareket etmek üzere. Nihayet pilimi pırtımı toplamayı beceriyorum, sokağa koşturuyorum, önemli belgelerin olduğu bir klasörü unuttuğumu fark ediyorum, nefes nefese geri dönüyorum, klasörü nihayet bulup istasyona koşuyorum fakat ilerleyemiyorum. Sonunda, ha gayret perona dalıyorum, tren istasyondan daha yeni çıkıyor. Tren tuhaf, s şeklinde bir virajı dönüyor, çok uzun bir tren, ben de, makinist şimdi dikkat etmez de düze çıkar çıkmaz tam gaz verirse arkadaki vagonlar virajda kalıp tren hızlanırken raydan çıkacaklar, diye düşünüyorum.Makinist gerçekten de tam gaz veriyor, ben bağırmaya çalışıyorum, arkadaki vagonlar korkunç şekilde sallanıp sahiden de raydan çıkıyorlar. Dehşetli bir felaket aşanıyor. Korkarak uyanıyorum.
Rüyadaki temsili anlamak için burada da zahmete gerek yok. Rüya önce, ilerlemek için sarf edilen beyhude heyecanlı telaşı gösteriyor. Fakat öndeki makinist buna rağmen umursamadan sürmeye devam edince arkada nevroz, sarsıntı ve raydan çıkma gerçekleşiyor. Açıktır ki hasta, hayatının bu safhasında zirveye ulaşmış; alt tabakadan gelmesi ve uzun terfilerin zahmeti gücünü tüketmiş. Elde ettiğiyle yetinmesi lazımken hırsı onu yükseklere, alışkın olmadığı, oksijeni az bir havaya çıkmaya zorluyor. Bu yüzden ikaz mahiyetindeki nevroz geliyor. Harici sebeplerden hastayı tedaviye devam edemedim, hem kanaatimden de hoşlanmamıştı. Bunun sonucunda rüyada taslağı çıkan yazgısı harekete geçti. Hasta hırsla fırsatları değerlendirmeye çalıştı ve mesleğinde öylesine raydan çıktı ki rüyadaki felaket gerçeğe döndü. Bilinçli anamnez yoluyla ancak tahmin edilen şey, yani artık yükselmeye devam edememenin sembolik temsili, rüyalar vasıtasıyla gerçek olarak ispatlanmış oldu.
Burada rüya analizinin kullanılabilirliği adına gayet önemli bir gerçeğe rastlıyoruz: Rüya, rüyayı görenin manevi durumunu tasvir eder, bilinç ise bu durumun hakikatini ve gerçekliğini ya hiç tanımaz yahut istemeden tanır. Bilinç halinde, devam etmemesi için hiç neden görmez, aksine, hırsla yukarı tırmanıp sonradan hayatında olan bitenle iyice belirginleşen yeteneksizliğini inkâr eder. Bilincin sahasında biz böylesi durumlarda hiç emin olamayız. Hastanın anamnezi kesin olarak değerlendirilemez. Nihayetinde sıradan er de sırt çantasında mareşal asası taşıyabilir, fakir bir aileden gelme bir oğlanın yüksek başarılara ulaşması da görülmedik şey değildir. Burada durum neden öyle olmasın ki? Aklım bulanmış olabilir, benim tahminim neden onunkinden iyi olsun ki? İşte burada, manevi hakikati ve gerçekliği olduğu gibi gösteren, bilincin nüfuzunun dışındaki, gayriihtiyari, bilinçdışı ruhani bir sürecin ifadesi devreyegirer; süreç bunu ben öyle sandığım için değil, onu böyle göstermek için değil, nasılsa öyle gösterir. Rüyaları önce fizyolojik ifadeler gibi görmeyi bu yüzden kendime âdet edindim: İdrarda şeker çıkarsa, idrarda şeker var demektir, albümin veya urobilin veya beklentime daha iyi uyacak bir şey değil. Kısacası ben rüyayı teşhisle değerlendirilebilecek bir gerçek olarak görürüm.
Küçük rüya örneğim, rüyalarda her zaman olduğu gibi, beklentimizle talep ettiğimizden fazlasını verdi. Rüya bize yalnız nevrozun etiyolojisini değil, tahmin imkânı, hatta daha fazlasını da sağladı: terapinin nerede başlayacağını da böylelikle doğrudan biliyoruz. Hastanın tam gaz vermesini engellememiz lazım. Bunu hasta, kendisine rüyasında da söylüyor zaten.
Şimdilik bu kısa temasla yetinip önce tekrar rüyalar bir nevrozun etiyolojisini açıklamaya uygun mudur, bunu düşünmeye geri dönelim. Benim rüya örneğim bu bakımdan olumlu bir vakayı gösteriyor. Fakat içyüzü anlaşılan cinsten rüyalar söz konusu olsa da etiyolojik bir faktörün esamisinin okunmadığı çok sayıda başlangıç rüyası sayabilirim kolaylıkla. Bu yüzden detaylı analize ve yoruma ihtiyaç duyan rüyaları şimdilik konunun dışında bırakacağım.
Gerçek etiyolojisi ancak en sonda beliren nevrozlar var malum, yine etiyolojisi pek o kadar önemli olmayan nevrozlar da var. Böylelikle yola çıktığımız hipoteze, yani etiyolojik faktörün farkına varılmasının terapi için vazgeçilmez olduğu varsayımına geri dönüyorum. Bu varsayımda eski travma teorisinin de epey payı var. Gerçi ben asla birçok nevrozun travmaya sebep olduğunu inkâr etmiyorum fakat bütün nevrozların nedeninin, çocuklukta yaşanan önemli olaylar anlamında travmatik olduğunu reddediyorum.
Çünkü bu görüş hekimin özellikle geçmişe yönelik, nedenlere bağlı bir dikkati olmasını şart koşar, bu da hep sebebi’ni sorar, bir o kadar önemi olan maksadım umursamaz, bu tutum doğrudan önemli olacak şeylerin apaçık ihmaliyle belki de yıllarca çocukluktaki imkânsız bir olayı araştırmaya zorlanan hastanın zararına olacaktır. Salt nedenlere bağlı bir tutum çok dar görüşlüdür ve ne rüyanın ne de nevrozun özüne uygundur. Onun için rüyaları yalnızca etiyolojik faktörü bulup çıkarmaya yönelik kullanmak isteyen bir tez, rüya performansının en büyük kısmını peşin hükme bağlayıp görmezden gelir. Bilhassa bizim örneğimiz gerçi etiyolojinin açıkça vurgulandığım fakat bir tahmin veya öncelemenin, bundan da öte terapiye dair bir işaretin mevcut olduğunu gösterebilir. Buna ilaveten etiyolojiye temas etmeyip mesela hekime karşı tutum gibi bambaşka sorunları ele alan bir yığın başlangıç rüyası vardır. Buna örnek olarak üç farklı analizcide tedavinin başında aynı hasta tarafından görülen üç rüyayı vermek isterim.
İlk rüya şöyle:
Ülke sınırını geçmem lazımmış ama sınırı hiçbir yerde bulamıyorum, kimse de sınırın nerede olduğunu bana söyleyemiyor. Bu tedavi çok geçmeden neticesiz kalıp bırakıldı.
İkinci rüya şöyle:
Sınırı geçmem lazımmış. Gece zifiri karanlık, ben gümrüğü bulamıyorum. Uzun uzun aradıktan sonra uzaklarda küçük bir ışık fark ediyorum ve sınırın orada olduğunu sanıyorum. Fakat oraya varmak için bir vadiden ve ormandan geçmem lazım, ormanda yolumu kaybediyorum. O an başka birinin de olduğunu keşfediyorum. Bu kimse aniden deli gibi bana sarılıyor, korkuyla uyanıyorum.
Bu tedavi birkaç hafta sürdükten sonra kesildi, çünkü analiz edenle edilen arasında bilinçdışı bir özdeşlik ortaya çıkıp oryantasyon bozukluğuna yol açtı.
Üçüncü rüya benim tedavimde gerçekleşti. O da şöyle:
Bir sınırı geçmem lazımmış, yani sınırı geçmişim ve İsviçrede’ki bir gümrükte bulunuyorum. Sadece bir el çantam var, gümrüklenecek bir şeyimin olmadığını sanıyorum. Ama gümrükçü çantama uzanıp beni hayretler içinde bırakarak çantadan iki koca döşek çıkarıyor. Bu kadın hasta benim tedavim sırasında evlendi, oysa başta buna çok karşı çıkıyordu. Nevrozdan ötürü karşı koymasının etiyolojisi ancak aylar geçince belli oldu, bu rüyalarda buna dair tek işaret yoktu. Rüyaları istisnasız tahmindi ve söz konusu hekimde beklenen zorluklarla ilgiliydi.
Birçok başkasının yerine bu örnekler, rüyaların çoğunlukla, salt nedenlere bağlı bakınca asıl anlamlarını bütünüyle yitiren tahminler olduğunu gösterir. Bu rüyalar, doğru bilinince terapi için büyük önemi olan analiz durumu hakkında yanlış anlaşılamayacak bir bilgi verir. Bir numaralı hekim durumu doğru tartarak hasta kadını iki numaralı hekime yollamıştır. Bu hekimde hasta, rüyadan kendi çıkarımlarını yapıp oradan gönüllü ayrılmıştır. Benim yorumum gerçi onu hüsrana uğratmış fakat rüyanın sınırdan geçilmiş olduğunu belirtmesi ona, bütün zorluklara rağmen sabretmesi için kesinlikle yardımcı olmuştur.
Başlangıç rüyaları çoğunlukla şaşırtıcı şeffaflıkta ve belirgin biçimdedir. Fakat analiz ilerledikçe rüyalar çok geçmeden belirgin karakterini yitirir. İstisnai şekilde bu karakteri yitirmezse, analizin o şahsiyetin çok önemli bir kısmına hiç mi hiç yanaşamadığına emin olabiliriz. Genellikle rüyalar, tedavi başladıktan biraz sonra şeffaflığını kaybedip bulanıklaşırlar, böylelikle onları yorumlamak da epey güçleşir, özellikle de duruma göre çok geçmeden, hekimin gerçekten de durum üstündeki kontrolünü kaybettiği seviyeye ulaşıldığı için. Bunun delili, rüyaların şeffaflığını kaybetmesidir, bu da, malum, tamamen (hekim cephesinden bakınca) sübjektif bir tespittir. Anlamak için belirsiz şey yoktur, anlamamak açısındansa durum şeffaflığını kaybetmiş ve bulanık görünür. Aslında rüyalar elbette belirgindir, yani o anki şartlar altında nasıl olmalılarsa öyle. Tedavinin sonraki safhalarında veya yıllar sonra bu rüyalara bakıldığında insan, o zamanlar nasıl bu kadar kör olabildim, diye saçını başını yolar. Demek ki analiz ilerlediğinde, apaydınlık başlangıç rüyalarına nazaran dikkat çekici bir karanlığı olan rüyalara rastlarsak, hekimin ne rüyaları karmaşıklıkla ne de hastayı kasıtlı direnç göstermekle suçlaması lazımdır, aksine bulgusunu, artık anlamamaya başladığının delaleti olarak görmesi gerekir, tıpkı bir hastaya kafası karışmış diyen hekimin bunu yansıtma olarak görüp kendisine kafasının karıştığını söylemesi gerektiği gibi, zira gerçekte, hastanın tuhaf davranışıyla onun kafası karışmaktadır. Üstelik bazen anlamadığını görmek terapi için muazzam önemdedir, çünkü hasta açısından daima anlaşılmaktan daha dayanılmaz bir şey yoktur. Hasta zaten hekimin esrarengiz kabiliyetine güvenip onu profesyonel kibriyle aldatmakta, hatta hekimin kendinden emin,”derin” idrakinin üzerine iyiden iyiye kurulmakta, böylelikle de gerçeklik anlayışını kaybetmektedir; inatçı aktarmalar ve tedavinin başarısının gecikmesi için alın bir sebep daha. Anlamak çok sübjektif bir süreç, malum. Bu süreç hekimin anlaması, hastanınsa anlamamasıyla çok tek taraflı olabilir. Bu durumda hekim hastayı ikna etmeyi vazifesi bilir ve hasta ikna olmazsa hekim onu direnmekle suçlar. Bu durumda, yani anlamanın tek taraflı olduğu yerde ben rahatlıkla anlamamaktan bahsedebilirim, çünkü aslında mesele pek de hekimin anlamasına bağlı değildir; fakat her şey hastanın anlamasına bağlıdır. Bu yüzden anlamak daha ziyade rıza, müşterek düşünmenin meyvesi olan bir rıza olmalıdır. Zira tek tarafın anlamasındaki tehlike hekimin rüya hakkında peşinen, gerçi falanca öğretiyle örtüşen veya hatta son tahlilde temelden doğru olan bir hüküm oluşturabilir. Fakat bu hüküm hastanın gönüllü rızasına ulaşamaz, bu yüzden de pratikte doğru değildir; hastanın gelişimini tahmin ettiği, bu surede felce uğrattığı için de doğru değildir. Zira hastanın hakikat dersi alması gerekmez – çünkü bununla sadece onun kafasına ulaşılmış olur – onun yerine hastanın bu hakikate doğru gelişmesi lazımdır – böylelikle onun kalbine ulaşmış oluruz ki bu daha derinlere gider, etkisi de daha kuvvetlidir.
Fakat hekimin tek taraflı yorumu sırf bir teoriyle veya başka bir peşin hükümle örtüşüyorsa, hastanın ikna edilmesi ihtimali veya tedavinin bir nebze başarısı temelde telkine dayanır, bu konuda ise insan hiç aldanmamalıdır. Telkin etkisi gerçi aslen utanılacak bir şey değildir fakat başarısının sınırları malumdur, hem karakterin uzun vadede yokluğu hissedilecek serbestliği üzerinde de yan etkileri vardır. Analitik tedavi icra eden kişi, tedavi biçimiyle zımnen, şahsiyetin şimdiye dek bilinçdışı olan kısımlarının bilinçli seçime ve eleştiriye tabi tutulduğu bilinçlendirmenin anlam ve değerine de inanmış olur. Böylelikle kişi problemlerle karşılaştırılıp hastanın bilinçli hüküm ve bilinçli karar vermesi sağlanır. Buysa ahlaki işlevin doğrudan provoke edilmesinden başka anlama gelmez, bu suretle şahsiyetin bütünü tahrik edilir. Analitik müdahale bu yüzden şahsiyetin olgunlaşması bakımından, karanlıkta etki edip şahsiyetekarşı asla ahlaki talepte bulunmayan bir nevi sihir aleti olan telkine göre çok daha yukarılarda durur. Telkin daima aldatıcı ve iğreti bir alettir, bu yüzden de analitik tedavi prensibiyle uzlaşmayacağından bundan mümkün olduğunca kaçınmak lazımdır. Elbette hekim ancak farkına varabilirse telkinden kaçınabilir. Farkında olmadan zaten telkinin etkisinden geriye fazla fazla kalır.
Bilinçli telkinden kaçınmak isteyen, demek ki hastanın rızasına ulaşan formül bulunana dek rüya yorumunu geçersiz sayacak. Bu temel kurallara uymak, iç yüzünün belli olmaması hem hekim hem hasta tarafından meselenin anlaşılmadığını gösteren rüyaların tedavisinde bana vazgeçilmez görünüyor. Hekimin böyle rüyaları hep yeni bir şey, hasta kadar kendisinin de haklarında bir şeyler öğreneceği, tabiatı bilinmeyen şartlar hakkında bilgi diye görmesi lazımdır. Hekimin bunu yaparken bütün teorik varsayımlardan vazgeçip her vakada yepyeni bir rüya teorisi keşfetmeye gönüllü olacağı gayet tabiidir, çünkü yapılacak öncü işinin önünde koca bir saha açıktır. Rüyaların salt, bastırılmış arzuların gerçekleşmesi olduğunu söyleyen bakış açısı çoktan aşıldı. Elbette gerçekleşmiş arzuları veya korkuları apaçık gösteren rüyalar da vardır. Ama bundan başka neler yok ki? Rüyalar amansız hakikatler, felsefi sentezler, illüzyonlar, vahşi fanteziler, hatıralar, planlar, tahminler, hatta telepatik vizyonlar, irrasyonel tecrübeler ve kim bilir daha neler neler olabilirler. Zira bir şeyi unutmamalıyız: Ömrümüzün neredeyse yarısı şöyle veya böyle bilinçdışı bir durumda geçer. Bilinçdışının spesifik tezahürü rüyadır. Nasıl ki ruhun aydınlık bir yüzü, yani bilinci var, aynı şekilde rüya halinde hayal görmek diye algılanabilecek, bilinçdışı psişik çalışması demek olan karanlık yüzü de vardır. Nasıl ki bilinçte yalnız arzularla korkular değil, daha sayısız farklı şeyler varsa, rüyadaki ruhumuzun benzer, hatta temel tabiatı konsantrasyon, kısıtlama ve tecrit olan bilinçten çok daha büyük bir içerik ve yaşam imkânları âlemine sahip olduğu ihtimali çok büyüktür.
Hal böyleyken bir rüyanm anlamını peşin peşin doktrinlerle kısıtlamamak haksızlık değil, âdeta gerekliliktir. Zira bilinmelidir ki, hekimin, yerine göre teknik veya teorik jargonunu rüyalarında bile taklit eden kimselere nadir rastlanmamaktadır, şu eski vecizeye bakalım: “Canis panem somniat, piscator pisces” (Köpek rüyasında ekmek, balıkçı balık görür). Fakat bu şu demek değildir; balıkçının rüyasında gördüğü balıklar ancak ve ancak balıktır. İstismar edilemeyecek dil yoktur. Böylelikle insan ne kadar kolay aldanabilir, tahmin edebilirsiniz; hatta bilinçdışının, hekimi kendi teorisinde boğulacak kadar bunun içine çekmek gibi bir eğilimi vardır. Onun için rüya analizinde elden geldiğince teoriyi kenara bırakıyorum ama tamamen bırakmıyorum, çünkü meseleyi açıkça ele alabilmek için daima biraz teoriye ihtiyacımız vardır. Bir rüyanın anlamı olması da bu şekilde teorik bir beklentidir. Fakat asla tüm vakalarda bunu kesin olarak ispatlayanlayız, çünkü bazı rüyalar vardır ki bunlar âdeta hiç anlaşılmaz, ne hasta ne hekim tarafından. Fakat rüyalarla uğraşabilmek cesaretine sahip olmak için böyle bir hipotez kurmam lazım.
Bir başka teori de rüyanın bilinçli bilgiye esaslı bir şey ilave ettiği ve böylelikle bunu yapmayan rüyanın yeterince yorumlanmadığı yönündedir. Rüyaları neden analiz ettiğimi kendime açıklamak için bu hipotezi de kurmam lazım. Rüyanın fonksiyonu ve yapısı hakkındakiler gibi diğer tüm hipotezler salt zanaat kurallarıdır ve sürekli değişime açık olmaları lazımdır. Bu işi yaparken bir an bile, kesin olmayan şeyin tek kesinlik olduğu, kaygan bir zeminde hareket edildiğini unutmamak gerekir. Hani neredeyse rüya yorumcusuna şöyle seslenmek ister insan: “Sakın anlamaya uğraşma!”, ki hemen yoruma geçmesin.
İç yüzü anlaşılmayan rüyada mesele başta anlayıp yorumlamak değil, bağlamı özenle oluşturmaktır. Bununla, rüyadaki sembollerden hareketle uçsuz bucaksız “serbest çağrışım”ı kastetmiyorum, rüyadaki bir sembol etrafında objektif olarak öbeklenmiş çağrışım bağlantılarını itinayla ve bilinçlice aramayı kastediyorum. Bu iş için birçok hastanın önce eğitilmesi lazımdır, çünkü hekim gibi onların da hemen anlayıp yorumlamaya yönelik karşı konulmaz bir eğilimleri vardır, hele de okudukları şeylerle veya iyi yapılmamış bir analizle önden bir şeyler öğrenerek bozulmuşlarsa. Bu yüzden önce teorik olarak, yani anlayıp yorumlayarak çağrışım yaparlar ve muhtemelen burada takılıp kalırlar. Hekim gibi onlar da hemen, rüyanın, asıl anlamı örten salt bir dış cephe olduğu gibi yanlış bir varsayımla, bir şekilde rüyayı çözmek isterler. Fakat dış cephe dedikleri birçok evde asla aldatmadan veya yanıltıcı bir deformasyondan ibaret değildir, evin içindekilere uygundur, hatta içindekileri çoğu zaman başka şeye gerek kalmadan ifşa eder. Keza rüyadaki apaçık sembol de bizzat rüyadır ve tüm anlamı içerir. İdrarda şeker bulursam bu şekerdir, albüminin önündeki salt dış cephe değil.
Freud’un “rüyanın cephesi” dediği şey, aslında rüyanın iç yüzünün anlaşılamamasıdır; bu durum gerçekte anlamamayı yansıtmaktan başka bir şey değildir, yani insan rüyayı anlamadığında ancak dış cepheden bahseder. Bu yüzden iyisi mi biz, dış cephesi falan olmayan, yalnızca bizim okuyamadığımız anlaşılmaz bir metnin söz konusu olduğunu söyleyelim. O zaman arkasında ne olabileceğini yorumlamamız da gerekmez; her şeyden önce bu metni okumayı öğrenmemiz lazım gelirdi.
Dediğim gibi bu da en iyi, bağlamı kurmakla olur. Serbest çağrışım denen şeyle hedefe varamam, tıpkı bununla bir Hitit kitabesini çözemeyeceğim gibi. Bununla elbette bütün o kompleks meselelerine ulaşırım ama bu amaç için rüyaya ihtiyacım yoktur; bunu bir yasak tahtası veya gazetedeki bir cümle üzerinde de iyi bir şekilde yapabilirim. Serbest çağrışımla kompleksler meydana çıkar ama bir rüyanın anlamının çıkması istisnadır. Rüyanın manasını anlamak için rüyadaki sembollere olabildiğince sıkı sarılmam lazımdır.
Birisi rüyasında çam masa gördüğünde, bununla yazı masasını çağrıştırması yetmez; masasının çam ağacından mamul olmaması gibi basit bir sebepten ötürü bile. Rüya ise bariz, çam bir masayı göstermektedir. Şimdi farz edelim, rüyayı görenin aklına başka şey gelmiyor; onun böylece tıkanmasının objektif bir anlamı vardır, çünkü bu tıkanıklık, rüyadaki sembolün etrafında insanın aklını düşünmeye çelecek özel bir karanlığın hâkim olduğunu ima eder. Elbette ki bir çam masa insana bin türlü şey çağrıştırır; fakat görünürde bir şeyin olmaması önemlidir. Bu durumda tekrar sembole dönülür, o zaman ben de hastama derim ki: “Farz edin, ‘çam masa’ kelimesi ne demek bilmiyorum; bana bu nesne ve onun gelişim tarihi hakkında öyle bir tasvir yapın ki bunun nasıl bir nesne olduğunu kavrayayım.”
Böylelikle rüyadaki sembolün bütün bağlamını yaklaşık olarak belirlemek mümkün olur. Bunu bütün rüya için söyleyebildiğimizde de yorum yapmaya cüret edebiliriz.
Her yorum bir varsayım, bilinmeyen bir metni okuma denemesidir. İç yüzü belli olmayan, izole bir rüya ancak nadiren yaklaşık bir kesinlikle yorumlanabilir. Onun için tek bir rüyanın yorumuna çok önem vermem; yorum ancak bir rüya serisinde nispeten kesinliğe ulaşır. Burada takip eden rüyalar, öncekilerin yorumundaki yanılgıları düzeltir. Hem rüya serisinde, bunun temelinde yatan içerik ve motifler daha iyi seçilir.
Bu yüzden hastalarımı, rüyalarının ve yorumların özenle çetelesini tutmaya teşvik ederim. Aynı zamanda da rüyalarını bahsettiğim şekilde hazırlamaya yönlendiririm onları, ki rüyayı seansımıza bağlamını da yazmış olarak getirsinler. Sonraki safhalarda hastalara yorumların da son şeklini verdiririm. Böylelikle hasta, doktor olmadan da bilinçdışına doğru muamelede bulunmayı öğrenir.
Rüyalar sadece etiyolojik önemi olan anlar için bilgi kaynağı olsalardı bütün rüya işini rahatlıkla hekimin eline bırakabilirdik. Veya hekim rüyaları sırf bunlardan türlü faydalı ipuçları yahut psikolojik fikirler kazanmak için kullansaydı, benim metodum elbette gereksiz olurdu. Fakat örneklerimin de gösterdiği gibi rüyalar, işi dolayısıyla hekime sağlayacakları faydadan fazla şey içerdiğinden rüya analizine çok özel dikkat sarf edilmelidir; çünkü bazen doğrudan hayati tehlike söz konusu olabilir.
Bu türden birçok vaka arasında bir tanesi bilhassa aklımda yer etmiştir. Bahsettiğim kişi, ara sıra buluştuğumuzda rüya yorumuyla alakalı bana takılan, benden biraz daha yaşlı bir meslektaşımdır. Bir defasında ona sokakta rastladım, bana seslendi: “Nasılsınız bakalım? Rüya yorumuna devam mı? Hazır lafı geçmişken, geçenlerde saçma sapan bir rüya gördüm. Onun da anlamı var mı?”
Rüyası şöyleydi: Buzdan dik bir bayırda yüksek bir dağa çıkıyorum. Gittikçe yükseliyor, hava da çok güzel. Ne kadar yükseğe çıkarsam içim o kadar hoş oluyor, keşke hep böyle tırmanabilsem diye bir hisse kapılıyorum. Zirveye ulaştığımda duyduğum mutluluk ve azamet öyle büyük ki devam edip uzaya çıkabileceğimi hissediyorum. Bunu da becerip boşlukta tırmanıyorum; sonra mest halinde uyandım.
Bunun üzerine şöyle cevap verdim: “Sevgili meslektaşım, dağa tırmanmaktan vazgeçemeyeceğinizi bildiğimden, içtenlikle rica ederim; yalnız başına çıkmayı bırakınız. Çıkacağınız zaman iki rehber alıp bunlara mutlak itaatte bulununuz.” Güldü, “Siz uslanmazsınız,” dedi ve oradan ayrıldı. Onu bir daha görmedim.
İki ay sonra ilk darbe geldi: Tek başına dolanırken çığ üstünü örtmüş ama son dakikada, tesadüfen orada bulunan askerî bir devriye tarafından çığdan çıkarılmış. Üç ay sonra da sonu geldi: Altta duran bir rehberin şahit olduğuna göre, gençten bir arkadaşıyla rehbersiz bir turda bir duvarın üstünden inerken kelimenin tam anlamıyla adımını boşa atmış, aşağıda bekleyen arkadaşının kafasına düşmüş ve ikisi birden yuvarlana yuvarlana paramparça olmuşlar. Bu, neresinden bakarsanız o mest haliydi.
Tüm şüphe ve eleştirilerime rağmen rüyaları önemsiz görmeyi başaramadım. Rüyalar bize anlamsız görünüyorsa bu, yalnız biz anlamsız olduğumuzdan ve gece halimizin esrarengiz mesajını doğru okuyacak zekâmız olmadığındandır. Fakat tıbbi psikoloji, rüyalar üzerinde sistemli çalışmayla duyuları bir o kadar keskinleştirecektir; zira ruhani yaşamımızın en az yarısı bu gece halimizde cereyan eder ve nasıl bilinç geceye geçiyorsa, bilinçdışı da gündüz yaşamımıza uzanır. Kimse bilinçli yaşamanın öneminden şüphe duymaz, peki neden bilinçdışı olan bitenin anlamından duysun ki? Bu da bizim yaşamımızdır; hatta bazen gündüz yaşamımızdan daha fazla, daha tehlikeli veya işe yarar şekilde.
Rüyalar içimizde saklı yaşamdan bize bilgi verip hastanın gündüz hayatında yalnız nevroz belirtileri şeklinde tezahür eden şahsiyet bileşenlerini açığa çıkardığından, hasta aslında sadece bilinç açısından tedavi edilemez; bilinçdışının da tedaviye ihtiyacı vardır. Buysa, halihazırdaki bilgimiz yettiği ölçüde, bilinçdışının içeriklerinin etraflıca bilince asimile edilmesinden başka şekilde olamaz.
Burada asimilasyondan maksat, bilinç ve bilinçdışı içeriklerinin karşılıklı olarak birbirine girmesidir; yoksa çoklukla düşünülüp uygulandığı gibi bilinçdışı içeriklerin bilinç vasıtasıyla tek taraflı değerlendirilmesi veya anlamının eğilip bükülmesi değildir. Bu bakımdan bilinçdışı içeriklerin değer ve anlamı hakkında çok yanıltıcı yaklaşımlar mevcut. Bilindiği üzere Freud’un yaklaşımı, bilinçdışını gayet olumsuz bir açıdan görür; bu ekole göre iptidai insan da âdeta bir canavardır. Çocuksu-sapık-suçlu bilinçdışı öğretisiyle beraber korkunç ilk insan hakkındaki kocakarı masalları, bu tabii nesneyi —ki bilinçdışı aslında böyledir— tehlikeli bir ucube suretine sokmuştur. Âdeta iyi, akıllı, yaşanılacak ve güzel şeyler sadece bilince yerleştirilmiş gibi! Fenalıklarıyla dünya savaşı gerçekten de gözümüzü yeterince açamadı mı ki bilincimizin, bilinçdışının tabii varlığından çok daha şeytani ve sapık olduğunu hâlâ göremiyoruz?
Geçenlerde bilinçdışının asimilasyonu öğretimin kültürün altını oyduğu ve en yüce değerlerimizi iptidailiğe bağladığıyla itham ettiler beni. Böyle bir fikir ancak, bilinçdışının ucube olduğu gibi tamamen yanlış bir varsayım üstüne kurulmuş olabilir. Bu yaklaşım tabiattan ve hakiki gerçeklikten korkmaktan ortaya çıkar. Freud’un teorisi bilinçdışını hayali pençelerinden kurtarmak amacıyla süblimasyon, yani yüceltme kavramını uydurdu. Gerçek haliyle mevcut bulunan şey simyayla yüceltilemez ve yüceltilir görünen şey de yanlış yorum sonucu zahiren göründüğü şey olmamıştır hiç. Bilinçdışı, şeytani bir canavar değil, ancak buna yönelik bilinçli tutumumuz tamamen yanlış ise gerçekten tehlikeli olacak ahlak, estetik ve zekâ açısından farklı olmayan tabii bir varlıktır.
Bastırdığımız ölçüde bilinçdışının tehlikesi artar; fakat hastanın eskiden bilinçdışı olan içeriklerini asimile etmeye başladığı anda bilinçdışının tehlikesi de düşer. Kişilik çözülmesi, gündüz ve gece yönlerini endişeyle ayırmak, asimilasyon ilerledikçe kesilir. Beni eleştirenin korktuğu şey, yani bilinçdışının bilincin üstesinden gelmesi, şayet bilinçdışının yaşama hakkına bastırmayla, yanlış yorum ve kıymetten düşürmeyle mani olunursa ciddi şekilde vuku bulur.
Bilinçdışının özüyle alakalı temel yanlış herhalde genel olarak, bunun içeriklerinin bariz ve değiştirilemez alametlerle bezeli olmasının farz edilmesidir. Acizane kanaatime göre bu yaklaşım çok safçadır. Kendi kendini düzenleyen bir sistem olarak ruh, vücudun yaşayışı gibi dengelidir. Aşırı tüm olaylar için hemen ve mecburen telafiler devreye girer; bunlar olmasa ne normal bir metabolizma ne normal ruh olurdu. Bu anlamda telafi öğretisi psişik davranışın temel kuralı ilan edilebilir. Buradaki ifrat oradaki tefriti doğurur. Bilinçle bilinçdışının ilişkisi de keza telafi edicidir. Bu, rüya yorumunun en çok doğrulanmış meslek kurallarından biridir. Pratikte rüya yorumunda daima şu soruyu ortaya atmaktan istifade edebiliriz: Bilinçteki hangi tutum rüya vasıtasıyla telafi ediliyor?
Telafi genelde salt dileklerin yerine gelmesi değil, bastırıldığı ölçüde gerçekliği artan bir gerçektir. Malum, bastırmakla susuzluk giderilmez. Bu yüzden rüyanın içeriği başta bir vakıa olarak ciddiye alınmalı ve böylece belirleyici faktörlerden biri olarak bilinçli davranışa da dâhil edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde bilinçdışı telafinin meydan okuduğu o eksantrik bilinçli tutumda ısrar edilmiş olur. Sonrasında insanın kendi hakkında doğru bir hükme nasıl varacağı ve hayatını dengeli şekilde nasıl idame ettireceği kestirilemez.
Birinin aklına gelse de —beni eleştirenlerin korktuğu da budur— bilinçdışı içeriği bilinçli olanın yerine koysa, bilinçli olanı elbette bastırırdı; böylelikle önceden bilinçli olan içerik sonra bilinçdışında telafi edici rolü üstlenirdi. Bilinçdışının yüzü böylelikle tamamen değişir ve henüz işgal ettiği konumun çok belirgin şekilde zıddı olarak artık endişeli bir şekilde akıllı olurdu. Bilinçdışının bu eylemi yapacağına inanılmıyor, halbuki bu eylem sürekli tekrar ediyor ve bilinçdışının en temel fonksiyonlarından biri. Bu yüzden her rüya bir bilgi ve kontrol organı, dolayısıyla da şahsiyetin inşasındaki en etkili yardımcı araçtır.
Bilinçdışının kendisinde patlayıcı madde bulunmaz, meğerki kendini beğenmiş veya korkak bir bilinç orada gizliden böyle maddeler istiflemiş olsun. Öyleyse buradan aldırmadan geçmemek için bir sebep daha! Tüm bu nedenlerden ötürü her rüya yorumu denemesinde şu soruyu sormayı kendime âdet edindim: Rüyayla hangi bilinçli tutum telafi ediliyor?
Anlaşılacağı üzere böylelikle ben rüyayı bilincin durumuyla yakından ilişkiye sokuyorum; hatta iddia ederim ki bilinçli durumun bilgisi olmadan bir rüya asla yaklaşık bir kesinlikle bile yorumlanamaz. Bilinçdışı içeriklere hangi işaretin konacağını belirlemek de ancak bilincin durumunu bilmekle mümkündür. Çünkü rüya gündüz yaşamından ve bunun karakterinden tamamen kopuk, izole bir hadise değildir. Gözümüze böyle görünüyorsa bu, meseleyi anlamayışımızdan kaynaklanır; kapıldığımız bir illüzyondur. Gerçekte ise bilinçle rüya arasında sıkı bir illiyet ve çok hassas bir ilişki oranı mevcuttur.
Bilinçdışı içeriklerin değerlendirilmesine dair bu önemli prosedürü bir örnek üstünde göstereyim. Genç bir adam bana şu rüyayı getirmişti:
“Babam yeni arabasıyla evden ayrılıyor. Arabayı çok beceriksiz sürüyor, ben de görünürdeki bu aptallığına sinirleniyorum. Babam şimdi de sağa sola ve geriye gidip arabayı tehlikeli bir duruma sokuyor, nihayetinde de bir duvara toslamasıyla araba ağır hasara uğruyor. Acayip öfkelenerek ona, akıllı davran, diye bağırıyorum. Babam gülüyor, ben de onun epey sarhoş olduğunu anlıyorum.”
Rüyanın temelinde bu türden gerçek bir hadise yok. Rüyayı gören kişi babasının sarhoş olsa bile böyle davranmayacağına emin. Kendisi de şoför, çok dikkatli, alkollü halde gayet ölçülü; bilhassa araba sürerken arabanın beceriksiz sürülmesiyle oluşacak küçük hasarlara bile çok kızabiliyor. Babasıyla ilişkisi olumlu; sıradışı başarılı biri olduğu için babasına hayran.
Yorum hüneri göstermeden bile denebilir ki rüya, babası adına çok nahoş bir tablo koyuyor ortaya. Peki oğlu için bu rüyanın önemi nedir, sorusunu hangi anlamda cevaplayacağız? Babasıyla ilişkisi sadece görünüşte iyi de gerçekte aşırı telafi görmüş bir dirençten mi ibaret? Bu durumda rüya içeriğine olumlu bir işaret koymak, yani şöyle demek lazım: “Bu babanızla gerçek ilişkiniz.” Ancak oğlun babayla gerçek ilişkisinde nevroza dair müphem bir şey bulunamadığından, genç adamın duygularını böyle tahripkâr bir düşünme tarzıyla kirletmek haksızlık olurdu. Terapi açısından bu basbayağı yanlış bir müdahaledir.
Ama babasıyla ilişkisi gerçekten iyiyse, babayı gözden düşürmek için rüya neden suni olarak böyle inanılmaz bir hikâye uydurma gereği duyuyor? Rüyayı görenin bilinçdışında böyle bir rüyayı üretme meyli olması lazım. Gerçekten de belki haset veya başka aşağılık duygusu gösteren motiflerden ötürü direnç gösterdiğinden mi durum böyle?
Genç adamın vicdanına yüklenmeden önce —ki hassas genç insanlarda zaten tehlikeli bir şeydir bu— gördüğü rüyanın sebebini değil, maksadını soralım. Bu durumda cevap şu olacaktır: Bilinçdışı açıkça babasını küçümsemek istiyor. Bu meyli telafi edici bir gerçek olarak alırsak, babasıyla ilişkisinin sadece iyi değil, aşırı iyi olduğu sonucuna varmaya zorlanırız. Genç adam sahiden de Fransızların “fils à papa” (babasının oğlu) dedikleri gibidir. Babası hâlâ hayatı için çok büyük bir garantidir; rüyayı gören de hâlâ çok fazla, benim “geçici hayat” dediğim şeyi yaşamaktadır.
Hatta bu özel bir tehlikedir; genç adam “baba” diye kendi gerçekliğini görmez. Bu yüzden bilinçdışı, babasını küçümsemek ve böylelikle rüyayı göreni kendi bireyliğine doğru yüceltmek için suni bir küfre bulaşır. Elbette ahlakdışı bir prosedür bu! İzansız bir baba buna herhalde karşı çıkacaktır ama bu gayet amaca yönelik bir telafidir; çünkü bu telafi oğlanı babasıyla zıtlığa sokar. Bu zıtlık olmasa, oğlan asla kendinin bilincine, yani kendi bireyliğine ulaşamazdı.
Analizin Sonucu ve Asimilasyonun Önemi
Son yorum doğru yorumdu; buna uygun olarak da başarısını gösterdi, yani rüyayı görenin rızasını kazandı. Burada ne babanın ne de oğlanın gerçekte mevcut herhangi bir değeri incindi. Fakat bu yorum, ancak babayla oğlun ilişkisinin tüm bilinçli fenomenolojisini itinayla aramak suretiyle mümkün oldu. Bilinçli durumu bilmeden rüyanın gerçek anlamı muallakta kalırdı.
Bilinçli kişiliğin hiçbir gerçek değerinin incitilmemesi veya yok edilmemesi, rüya içeriklerinin asimilasyonu için çok önemlidir; çünkü asimile edebilecek başka bir merkez yoktur. Bilinçdışını takdir etmek demek; işi altüst edip tekrardan aslında düzeltilmesi gereken bir duruma yol açan Bolşevikler misali bir deney demek değildir. Bu yüzden bilinçli kişiliğin değerlerinin muhafaza edilmesine azami dikkat sarf edilmelidir; çünkü bilinçdışının yaptığı telafi, ancak bilinçle bütünüyle işbirliği kurarsa etkili olur. Asimilasyonda mesele asla “ya şu ya bu” diyerek ihtimallerden birini seçmek değil; aksine “her ikisidir.”
Nasıl ki rüyanın yorumu için o anki bilinç durumunu iyice bilmek vazgeçilmez ise rüyanın sembolleri açısından bilincin felsefi, dinî ve ahlaki itikatlarını göz önüne almak da o derece önemlidir.
Rüyanın sembollerini semiyotik olarak (yani belli yapıda bir işaret veya belirti gibi) değil de gerçek sembol olarak görmek gerekir. Diğer bir deyişle sembol; bilinçte henüz görülmemiş ve kavram halinde şekillendirilmemiş bir içeriğin ifadesidir. Bu ifade, bilincin her bir durumuna göre izafi olarak gözlemlendiğinde pratik açıdan çok daha faydalı sonuçlar verir.
İşaret ve Sembol Ayrımı
Teoride, içeriği bilinen ve kavram olarak şekillendirilebilen şeylerle ilgisi kurulmaması gereken nispeten belirli semboller vardır. Eğer bu belirli semboller olmasaydı, bilinçdışının yapısı hakkında hiçbir şey belirlenemezdi; çünkü o zaman tespit edilip nitelenebilecek bir zemin kalmazdı.
Nispeten belirli olan bu sembollere “belirlenemez bir içerik karakteri” verilmesi yadırganabilir. Ancak böyle bir karakterleri olmasa, bunlar sembol değil, yalnızca birer işaret veya belirti olurlardır.
- Freud Ekolü: Belli cinsî sembollerin (işaretlerin) kesin bir cinsellik içeriği taşıdığını farz eder. Fakat buradaki “cinsellik” kavramı o kadar esnektir ki, içine her şey sokulabilir.
- Arketipler: Sembol, bilinmeyen ve asla tam belirlenemeyen bir niceliği niteleyen bir arketiptir. Örneğin; “zeker” (phallus) sembolü sadece fiziksel bir organı değil, yaratıcı manayı, “olağanüstü etkili” olanı, tıp ve verimlilik kuvvetini temsil eder. Bu kuvvet; boğa, nar, yıldırım veya at nalı gibi pek çok farklı teşbihle ifade edilebilir.
Tüm bu semboller teoride belirli olsa bile, tek bir somut vakada rüyanın nasıl yorumlanması gerektiği kesinliğine baştan sahip olamayız.
Pratik gereklilik bambaşka olabilir. Elbette bir rüyayı teoride, yani bilimsel tetkikle yorumlayacak olsak böylesi sembolleri arketiplerle ilişkilendirmemiz gerekirdi. Pratikteyse bu âdeta bir hata olabilir; çünkü hastanın o anki psikolojik durumu, belki de dikkatinin bir rüya teorisiyle asla dağıtılmamasını gerektirebilir.
Bu yüzden pratikte her şeyden önce, sembolün bilinç durumuna göre anlamının ne olduğunu göz önüne almak, yani sembole sanki sabit değilmiş gibi muamele etmek tavsiye olunur. Başka bir deyişle; peşin hükümlerden ve “bilmişlikten” vazgeçilmesi, bu imgelerin bizzat hasta için ne anlama geldiğinin araştırılması lazımdır. Tabii ki teorik yorum burada yolun yarısında, hatta belki de başında kalır.
Ancak pratisyen, sabit sembollerle çok fazla uğraşırsa salt rutine ve çoğunlukla hastayı ıskalayan tehlikeli bir dogmacılığa düşer. Maalesef söylediklerimi örneklendirmekten vazgeçmem lazım; çünkü örnekler bile başlı başına öyle fazla detay ister ki buna vakit yetiremem. Üstelik bu mesele hakkında yeterince yayın yaptım.
Sık sık daha tedavinin başında, hekim için bilinçdışının tüm programını geniş geniş açığa çıkaran bir rüya görülür. Bu, hekimin nispeten sabit sembolleri bilmesiyle mümkün olur. Ama rüyanın derinlemesine anlamını hastaya anlatmak, pratik sebeplerden ötürü henüz tamamen imkânsızdır; pratik dikkat bizi bu yönde de sınırlar. Tahmin ve teşhis açısından böyle bir bilgi çok büyük bir önemi haiz olabilir.
Bir defasında on yedi yaşında bir kız vakasında bana danıştılar. Mütehassıslardan biri bunun, artan kas atrofisinin başlangıcı olabileceği zannını söyledi; bir başkası ise meselenin isteri olduğu kanaatindeydi. Bu kanaat sonucu bana başvurdular. Mesele bedenen şüpheliydi, bununla birlikte gerçekten isterik bir şeyler de mevcuttu. Rüyaları sordum; hasta hemen cevap verdi:
“Evet, korkunç rüyalar görüyorum. Daha yeni şu rüyayı gördüm: Geceleyin eve geliyorum. Her şey çok sessiz. Salon kapısı aralık duruyor; açık pencerelerden giren soğuk rüzgârda annemin avizede sallandığını görüyorum. Sonra da şu rüyayı gördüm: Geceleyin evde korkunç bir gürültü var. Gidip bakınca fark ediyorum ki ürkmüş bir at evde dört dönüyor. Nihayet koridorun kapısını bulup dördüncü katın penceresinden dışarı sıçrıyor. Atın aşağıda paramparça yattığını gördüm.”
Rüyaların menfur karakteri bile insanın kulak kesilmesini sağlayabilir. Bununla birlikte başkaları da ara sıra korkulu rüyalar görür. Bu yüzden “anne” ve “at”, bu iki başlıca sembolün anlamına iyice eğilmek lazımdır. Burada mesele muadiller olabilir çünkü ikisi de aynı şeyi yapmakta, ikisi de intihar etmektedir.
“Anne”; aslı, tabiatı, pasif şekilde doğuranı (bu yüzden madde, materia) ima eden bir arketiptir. Dolayısıyla maddi tabiatı, batını (rahmi) ve bilinçdışı fonksiyonları; dolayısıyla bilinçdışını, dürtüyü, fizyolojik olanı ve insanın içinde bulunduğu bedeni temsil eder. Çünkü “anne” aynı zamanda kaptır, kalıptır, hâmiledir ve besleyicidir; dolayısıyla da psişik olarak bilincin temellerini ifade edicidir. İçinde veya mündemiç olmakla karanlık, korkulu (darlık) ve gece olan birbirine bağlıdır. Bu temaslarla anne kavramının mitoloji ve dil tarihindeki dönüşümünün büyük kısmını veya Çin felsefesinin Yin kavramının önemli bir kısmını aktarmış oluyorum. Bu, 17 yaşındaki kızın ferdî kazanımı değil; bir taraftan dilde canlı halde mevcut, diğer taraftan ruhun irsi yapısı olan ve her devirde, her halkta bulunabilecek kolektif mirastır.
Kulağa bu kadar tanıdık gelen “anne” kelimesi en bilindik ferdî anne ile, yani “benim annem” ile alakalı görünür; ama aslında kavram şekline sokulmaya inatla karşı koyan, insanın hayal meyal sezerek “gizli, tabii, bedeni yaşam” diyebileceği bir zemindeki sembol olarak anlaşılabilir. Ancak bu niteleme bile çok dardır ve çok sayıda vazgeçilmez yan anlamı dışarıda bırakır. Bunun altında yatan psişik temel gerçek çok karmaşıktır; dolayısıyla ancak çok uzak bir noktadan ve hayal meyal anlaşılabilir. Bu yüzden de bu kelimenin sembollere ihtiyacı vardır.
Bulduğumuz tabiri rüyaya yerleştirince yorumu şöyle olur: Bilinçdışı yaşam kendi kendini tahrip etmektedir. Bu, bilince ve işitecek kulağı olan herkese verilen bir mesajdır.
“At” mitoloji ve folklorde çok yaygın bir arketiptir. Hayvan olarak at; gayriinsani ruhu, insanın altındaki hayvani olanı ve böylelikle de bilinçdışı psişik olanı temsil eder. Bu yüzden folklorde atlar gaibi işitir, görür ve ara sıra da konuşurlar. Hamile hayvanlar olarak anne arketipine çok yakın ilişkileri vardır (Ölü kahramanı Valhalla’ya taşıyan valkürler, Truva atı vb.). İnsanın altında bulunan şey olarak batını ve bundan yükselen dürtüler âlemini temsil ederler.
At hem bir güç hem de bir araçtır; içinde insanı bir dürtü gibi taşır ama daha yüksek bilinç kalitesi noksan olduğu için, dürtüler gibi paniğe kolayca boyun eğer. Atın büyüyle, yani irrasyonel ve sihirli etkilerle de alakası vardır; özellikle de ölümü haber eden gece atlarının.
Rüyadaki “At” Sembolünün Yorumu
Öyleyse anlam nüansını asli yaşamdan salt hayvani ve bedeni yaşama biraz kaydırmakla “at”, “annenin” muadili olur. Bu tabiri rüyaya yerleştirirsek yorumu şu hale gelir: Hayvani yaşam kendi kendini yok etmektedir.
İki rüyanın ifade ettikleri neredeyse aynı olmakla birlikte, genelde olduğu gibi ikincisi kendini daha spesifik olarak dile getirir. Rüyanın özel inceliği şudur: Rüya ferdin ölümünden bahsetmiyor. İnsan rüyasında kendi ölümünü görebilir ama o zaman bu genellikle sembolik bir değişimi ifade eder ve doğrudan fiziksel ölümü kastetmez. Ancak bu vakadaki iki rüya da, sonu ölümcül olan ağır bir organik hastalığı ima ediyordu; nitekim bu tahmin çok geçmeden doğrulandı.
Sabit Semboller ve Kolektif Miras
Nispeten sabit semboller meselesine gelince, bu örnek sembollerin tabiatı hakkında bir fikir verebilir. Anlam nüanslarının inceden inceye kaymasıyla temayüz eden bu sembollerden sonsuz sayıda vardır. Bunların tabiatını bilimle tespit etmek ancak kıyaslamalı mitoloji, folklor, din ve dil tarihi araştırmalarıyla mümkün olur.
Ruhun gelişim tarihinde oluşan özü, kendini rüyada bilincimizde olduğundan daha çok ifşa eder. Bilinçdışı içeriklerin asimilasyonuyla, tabiat kanunlarından kolaylıkla sapan anlık bilinç yaşantımızı rüyaya tekrar uyarlar ve hastayı yine tabii başına buyrukluğuna geri döndürürüz.
Burada sadece esasları takdim ettim. Bir konferansın kapsamı tek tek yapıtaşlarını birleştirmeye, böylelikle de her bir analizde bilinçdışı tarafından inşa edilen ve bütün şahsiyetin nihai olarak tekrar ihyasına dek sürdürülen o binayı dikmeye müsaade etmiyor.
Tedrici asimilasyonların yolu, hekimin ilginç iyileştirme başarısının ötesine geçip nihayet —belki ilk esas neden olarak hayatı doğuran uzak hedefe— yani insan bütününün tamamen gerçekleşmesine, ferdileşmeye götürür. Biz hekimler, herhalde tabiatın bu karanlık sürecinin ilk bilinçli gözlemcileri olduk. Fakat biz genellikle bu gelişmenin yalnız marazi (hastalıklı) bozukluğu olan kısmını görüyor ve iyileştiği zaman hastayı gözden kaybediyoruz. Oysa yıllar, belki on yıllar boyu uzanan normal süreci araştırmanın gerçek fırsatı ancak iyileşmeden sonra ortaya çıkıyor.
Bilinçdışı gelişim eğiliminin hedeflerine dair biraz malumat olsa ve hekim psikolojik anlayışını sadece marazi bozukluk safhasından elde etmese; rüyaların bilince aktardığı süreçlerin izlenimi daha az kafa karıştırıcı olurdu ve sembollerin son tahlilde neyi hedeflediği daha net anlaşılabilirdi. Benim kanaatimce her hekim şu gerçeğin farkında olmalıdır: Psikoterapi usulü, özellikle de analitik olan, kâh şu kâh bu yerden hedefe yönelik bir bağlamın ve sürecin içine dalar; bunların tutturdukları farklı yollarda birbirlerine tezat gibi görünen her bir safhasını ortaya çıkarır.
Her bir analiz, temelinde yatan sürecin ancak bir kısmını veya bir yönünü gösterir; bu yüzden de kılı kırk yaran kıyaslar başta yalnız umutsuz bir kafa karışıklığına yol açar. Onun için kendimi esaslarla ve pratik olanla sınırlamaktan pek hoşlanmadım diyemem; çünkü bir nebze tatmin eden bir muvafakata varmak, gündelik tecrübenin ancak hemen yanı başında mümkün oluyor.
Kaynak: Psikanaliz Pratiği , 12. Bölüm RÜYA ANALİZİNİN PRATİK AÇIDAN KULLANILABİLİRLİĞİ makale.