Fransa’da otizm tedavisinde psikanalizin kullanımına dair oldukça ayrıntılı ve eleştirel bir makale sunmak istiyoruz. Fransız yaklaşımı ile kanıta dayalı, davranışsal müdahalelerin standart olduğu diğer Batı ülkeleri (özellikle İngiltere ve ABD) arasındaki önemli farklılıkları vurguluyor.
Çoğu ülkede, bir çocuğa otizm teşhisi konulduğunda, önerilen tedavi yöntemi kanıta dayalı, sosyal veya davranışsal terapileri içerir. Bu müdahaleler, iletişimi, sosyal becerileri ve günlük işlevleri iyileştirmeye yönelik pratik stratejilere odaklanır.
Ancak Fransa’da farklı bir yaklaşım güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor: psikanaliz.
D. V. M. Bishop ve Joel Swendsen tarafından BJPsych Bulletin‘de yayımlanan “Otizm tedavisinde psikanaliz: Fransa neden kültürel bir aykırı örnek?” başlıklı makale, bunun sadece kültürel bir tercih meselesi olmadığını savunuyor. Makale, konunun tarihsel, politik ve akademik faktörlere dayandığını ve aileler ile çocuklar için önemli ve rahatsız edici sonuçları olduğunu belirtiyor.
Farklı Bir Düşünce Tarzı
Yazarlar, otizme dair Fransız ve İngiliz/Amerikan bakış açıları arasındaki keskin tezatı işaret ediyor. Örneğin, İngiltere’de otizm, genetik temelli nörogelişimsel bir durum olarak görülüyor. Müdahaleler pragmatik olup, sosyal iletişim ve davranış üzerinde doğrudan çalışarak çocuğun gelişimsel seyrini iyileştirmeye odaklanıyor.
Ancak Fransa’da, Jacques Lacan gibi düşünürlerin büyük etkisi altında olan psikanalitik gelenek, otizmi tamamen farklı bir mercekten görüyor. Makale, Fransız psikanalistlerin, bir çocuğun iletişim kurmamasını dile karşı bir “savunma” veya zor bir ebeveyn-çocuk ilişkisinin yansıması olarak tanımlayan alıntılara yer veriyor.
Bu görüşün temel ve oldukça tartışmalı bir yönü, ebeveynlerin, özellikle de annelerin, çocuklarının otizminden sorumlu olduğu imasıdır. Soğuk ve mesafeli bir ebeveynin çocuğun içine kapanmasına neden olduğunu savunan “buzdolabı anne” fikri özellikle etkili olmuştur. Bazı psikanalistler ebeveynleri suçlamayı reddetse bile, çocuğun “arzu”su ve annenin “ensest arzusu” üzerine odaklanmak, anneyi algılanan sorunun merkezine yerleştiriyor.
Kanıt Yoksa Sorun da Yok mu?
Tartışmanın kilit noktası, otizm tedavisinde psikanalizin kanıt temelinin olmamasıdır. Bilimsel testlere tabi tutulan davranışsal terapilerin aksine, psikanaliz bu çerçevenin dışında işliyor. Makale, birçok Fransız psikanalistin, kendilerini ana akım bilime meydan okuyan entelektüel devrimciler olarak görerek, geleneksel kanıtlara duyulan ihtiyacı reddettiğini öne sürüyor.
Bu durum, ebeveynlerin diğer ülkelerde rutin olarak uygulanan müdahalelere erişiminin engellenmesine yol açmıştır. 2005’ten bu yana Fransa’da otizme dair bir dizi ulusal plan yapılmasına rağmen, psikanaliz güçlü ve politik olarak korunan bir güç olmaya devam ediyor.
Çocuk Cinselliği ile Rahatsız Edici Kesişim
Makale, Fransız psikanalizinin özellikle sarsıcı bir yönüne de değiniyor: çocuk cinselliği yorumu. Freud ve Lacan’dan etkilenen bazı psikanalistler, çocukları erotik arzular ve hadım edilme kaygılarıyla meşgul cinsel varlıklar olarak görüyor. Yazarlar, bu bakış açısının ensest ve çocuk istismarını meşrulaştırmak için kullanılabileceğini iddia ediyor.
Makale, etkili psikanalist Françoise Dolto da dahil olmak üzere önde gelen entelektüeller tarafından imzalanan ve pedofiliyi suç olmaktan çıkarmayı talep eden 1977 tarihli bir dilekçeden bahsediyor. Dilekçe, çocukların cinsel ilişkiye rıza gösterme kapasitesine sahip olduğunu savunuyordu. Yazarlar, Dolto’nun, bir yetişkinle cinsel faaliyette bulunan bir çocuğun, yasanın bu tür eylemleri yasakladığını bilmesi durumunda “şikayet edecek bir şeyi olmadığını” öne süren görüşlerine atıfta bulunuyor.
Makale, bu görüşlerin tüm çocuk psikanalistleri tarafından paylaşılmayabileceğini açıklasa da, tanımlanmış bir çerçeve ve denetimden yoksun bir mesleğin tehlikeli bir yönünü vurguluyor. Böyle bir bakış açısının, pedofilik eğilimleri olan bireylere “mesleki saygınlık” sağlayabileceğini öne sürüyor.
Tüm bu bilgiler ışığında, Fransa’da psikanalizin otizm tedavisindeki hegemonyasının, sadece bir kültürel tercih meselesi olmaktan öte, hem bilimsel temellerden yoksun hem de potansiyel olarak zararlı olabilecek bir düşünce sisteminin siyasi ve akademik çevrelerde nasıl korunduğunun bir örneği olduğu anlaşılıyor.